Köşe Yazısı

Mimarlık Eğitimi, Muhafazakârlık ve Düşünce Özgürlüğü

Yazan: Levent Şentürk Tarih: 15 Şubat 2007
(Bu yazı, 30 Ekim 2005 tarihinde, bir Cumhuriyet Bayramı’nın gecesinde yazıldı. Şimdi yayınlanmasının nedeni, gerekçelerinin güncelliğini sürdürmesidir. Durum değişmek yerine daha da dayanılmaz bir hal almıştır.)

Cumhuriyet bayramı vesilesi ile bayram tatiline erken çıkmak isteyen ufarak bir öğrenci isyanını bastırarak geldiğim Eskişehir’de, Bademlik’teki eski okulumun merdivenlerinden çıktım. Beni bekleyen “şey”le karşılaşmak üzere olduğumdan habersiz, söyleyeceklerimi, anlatacaklarımı düşünüyordum. Ama bölüm başkanımızla karşılaştığım andan itibaren, kara bulutlar çökmeye başladı… Bu yazı, o karşılaşmadan bir saat sonrasından itibaren, kafamda oluşmaya başladı…

Muhafazakâr bir okul yönetimi tarafından izlenmeye başlamak, çoğu öğrencinin başına geldiği için, çok da garipsenir bir şey değildir. Öğrenciyken, bu nedenle gereğinden fazla önemsendiğiniz duygusu ile, kendinizi bir miktar şımartarak, keyiflenmeniz bile mümkün olabilir… Benim için durum tam da buydu. İlk tercihim olan okula, aldığım puanla ellerimi kollarımı sallaya sallaya gelmekle kalmamış, bir de bölüm başkanı tarafından daha gelir gelmez hocalardan bazıları ile tanıştırılmış, pohpohlanmıştım. Hayretle karışık korku içinde ne diyeceğimi bilemezken, benim “iyi bir öğrenci olacağım” duyurulmuştu. Bu olumlu havayı öğrenciliğim boyunca sürdüremedim ne yazık ki. Çünkü ilk kitabımın ortaya çıkmasından önce, bölüm başkanının evinin kapısına dayanıp, çocuk gibi zırlayarak “hak ettiğim notu” verdirmesini, yoksa “okulu bırakıp gideceğimi” ilan etmiştim. Bu cüretimin arkasında, şımartılmanın da verdiği bir meydan okuma vardı. O çocukça çıkışın ardından, ilk mimarlık metnim yayınlandı, bu, “hak ettiğim notu” alamadığım projemden başkası değildi! Şimdi aynı proje, ülkenin saygın bir mimarlık dergisinde yer almıştı! Bir öğrenci için bundan büyük zafer olamazdı herhalde! Yetmez gibi, yazımın sonunda, okula da laf sokuşturmayı ve nanik yapmayı ihmal etmemiştim. “Bakın, beni engellediniz, şimdi ben haklı çıktım işte” dercesine bir “ek” yapmıştım. Bunun üzerinden bir süre geçti ki, okul yönetimi bu durumu fark etti. Ve öylesine büyük bir öfke patlaması oldu ki, normal bir öğrencinin, herkesin içinde böyle bir hakarete maruz kaldıktan sonra, ağlaya ağlaya okuldan çıkıp gitmesi, ya da ona benzer bir şey yaparak, mimarlıktan ebediyen uzaklaşması gerekirdi. Anladığım kadarıyla benden beklenen şey de buydu. Bereket versin ki, bunu yapacak cesareti bulamadım, çünkü donup kalmıştım… Bu neredeyse on yıl önceydi. Ama aşağılamalar, okuldan atma tehditleri ve o zaman anlam veremediğim konuşmalar (açıkça ya da arkamdan ) sürüp gitti, bunlardan dolayı okuldan atılmadıysam, bunu Murat Uluğ ve Kenan Güvenç’e (ve başkalarına) borçluyum sanırım… Bunların sonucunda, iyiden iyiye uzaklaşıp okulu da uzattım, yönetimle aramızdaki soğukluk normalleşti ve otomatik bir hal aldı… “Persona Non Grata” (İstenmeyen Adam) olmak için, daha azının bile yeteceği bir okulda değildim ama yaptıklarımı hangi okul affedebilirdi, onu da bilemiyorum tabii… Bitirme projesi gelip çattığında da, kızılca kıyamet koptu. Sonrasında bana yapılan asistanlık teklifi ise büsbütün bir şok oldu. Demek ki affedilmiştim! (Ama projemin, Archiprix toplantısında bile küfürlü konuşmalara vesile olması pek de hayra alamet değildi.)

Sonuç olarak, yazdıklarım/yaptıklarım, hep “problem” olmayı sürdürdü. İçerik hep ikinci derecede önemli kalmak üzere, yazılarımda okula yönelik ya da başkalarına yönelik bir “hakaret unsuru” bulunup bulunmadığı, “gözetim”in ana gündemini oluşturuyordu. Bu nedenle, yazılarımı büyük bir yayıncının yayınlamasını, makalelerimin hep iyi ve hatırı sayılır dergilerde görünmesini hep önemsedim sanırım. Ama bu yargılanmaktan uzak olabilmek için güvenli bir pozisyon elde etme paranoyasına dönüştüğünde başka düğümler ortaya çıktı. Sonunda o büyük ve parlak yayıncının “ağzından konuşmaya” başladığımı neyse ki erken fark ettim ve “olay mahalini terk ettim”. Ama potansiyel bir “hakaretçi” olmaktan okul bir türlü kurtulamadım… Yazdığım şeylerden dolayı bir ceza almadım; bu bende, gayet önemsiz şeyler yazdığım gibi bir duyguyu canlı tutmaya yetti.

Neyse ki artık öyle olmayacağa benziyor. Sanki, 20 yaşındaki o günlerime geri döndüm! Çünkü yakınlarda yaşadıklarım, daha yolun başında olduğumun kanıtı gibi duruyor.

Özel üniversitelerin popülerliği düşünüldüğünde, bir devlet üniversitesinde mecburi hizmet yapmak için gönüllü olmayı bugün kaç kişi istiyor acaba? Ve bunun için kaç kişi, koca rakamların bulunduğu senetleri imzalamak saçmalığına katlanmaya gönüllü olabilir? YÖK; dünyada eşi menendi olmayan kurumsallığını ispatlarcasına, hiçbir yasal dayanağı olmadığı halde, size bu senetleri rektörlük kanalıyla “seve seve” imzalatıyor. Bunların imzalanması süreci bile başlı başına klinik bir tablodur. Çünkü miktarı 100 milyara yaklaşan bu senetlere kefil olmak isteyen kimseyi etrafınızda bulamamak tehlikesi ile yüz yüze gelirsiniz. Sizin bir başka üniversiteye yollanmanız konusunda kefil olmasını bekleyeceğiniz kimseler, elbette ilk önce okuldaki meslektaşlarınızdır. Zaten onlar da, özel bir nedeni olmadıkça, “bu adam şimdi bu senetleri imzalar da ya kaçar giderse?” türünde bir paranoyaya kapılacak değillerdir. Her bakımdan köşeye sıkıştırıldığınız için, yapabileceğiniz tek şey, bu zor durumdan bir an önce çıkmanızı sağlayacak bir çözüm üretmektir. Ya istifa edeceksiniz, ya imzayı atacaksınız. Ama ikisini de yapamazsınız. Çünkü, size kefalet vermek isteyen bir okul yönetimini arkanızda bulamazsınız. Aynı yönetimin, başka bir arkadaşınız için imza attığını ama sizin için atmadığını öğrendiğinizde şaşkınlığınız bir kat daha artar. Bu güvenilmezliği kazanmak için ne yapmış olabilirsiniz acaba?

İstifa etmenize de izin verilmez, derhal bir takım toplantılar filan olur… Sonuçta, “Persona Non Grata” durumu bir kez daha karşınıza çıkar. Sizden vaz geçilmemiştir ama sizin için hiçbir şey yapılacak da değildir. Böylece, akademik hayatınıza başlarsınız – hiç olmazsa benim için durum buydu…

Mimarlığa öğrenci olarak girmemin üzerinden 12 yıl geçti. Bu süre içinde, kimi şeylerin sabit kaldığını, yerinden hiç oynamadığını, kimi şeylerin sürekli değişip durduğunu fark ettim. Sabit kalan şeylerden belki de başlıcası, akademik bir çalışma için hiçbir şekilde ortam bulunmaması oldu. Yetişmiş insanların bir bir okulu sessizce terk edişlerine, dışarıdan destek vermekte olanların sayısının azalışına rağmen neredeyse hiç değişmeden kalan şey, yönetim anlayışı oldu. Derslerdeki çeşitlilik, sözlerin doyuruculuğu, öğrencilerin istekliliği, hocaların mevcudiyetindeki coşku zamanla buharlaşıp gitti. Okulun lisans programı da hızla boşaldı, derslere girecek yetkin ve yeterli insanlar bulmak konusunda çabanın ve programlı davranışın bulunmadığı görülmeye başladı. Ama bu buharlaşmanın önünü alacak önlemler alınmadığı gibi, bu durumun herkes için daha iyi olacağı hep gündemdeydi. Gidenlerin arkasından oturup kafa yormak yerine, tersi yapıldı ve “bizi bırakan bizden değildir” totolojik önermesine denk gelen bir kayıtsızlık sergilendi. Artık, bölüm başkanımızın da dediği gibi, “değersiz insanlara yalvararak” günü kurtarmaya çalışan bir okul var elimizde. Gelecek planlarını ise, “benden sonrası tufan” diyerek özetleyen saygıdeğer hocamızın, koskoca meslek yaşamından geriye bunlar mı kalacak yani? Hayır, o kadar da kötümser olmayalım. Belki de yalnızca bu yönetimin değişmesini beklediği için ortalarda görünmeyen, umudunu yitirmemiş pek çok kişi olabilir…

Buradaki kilit strateji, basit ama etkili bir strateji oldu hep: Akademik titri bulunanların okul yönetimine gelemeden uzaklaşmaları, mekânı terk etmeleriyle sonuçlanacak bir sindirme politikasının başlatılması ve el birliği ile işletilmesi. Bir şeye iştirak etmenin, fiilen iştirak biçiminde olması gerekmediğini herkes bilir. Bir şeye sessiz kalmak, gereken anda tepki vermemek de, o durumun ekmeğine yağ sürer. Bu başarıldı da; bölümde hiçbir zaman bir profesör olmadı, bir kürsü oluşması da engellendi; kürsü oluşumunun engellenmesi ile beraber, o kürsüden ya da kürsülerden yetişebilecek olası akademik kadrolar da bir türlü ortaya çıkmadı, çıkarılmadı. Böylece, üniversitenin birincil görevi olan bilim adamı yetiştirmek ilkesi, bir ağalık sistemi sayesinde bertaraf edilegeldi. Bu konuda çalışanların ya da öğrencilerin aklına düşebilecek kuşkularsa her seferinde çeşitli yollardan engellendi.

Bir titre sahip elemanın bulunmaması ya da okulda yerleşik hale gelmesinin belli etmeden engellenmesi yöntemine, okul yönetimi ile bu durumdan çıkar sağlayabilecek okul çalışanlarının katıldıklarını söylemek yanlış olmaz. Örneğin, konumunu sabit tutmak isteyen çeşitli proje yürütücüleri, akademik bir faaliyet yürütmeden ünvanını elinde tutmanın yolunu bulmuş kişiler, akademik bir ortam yaratmak yerine kişisel amaçları için okulu mesken tutmuş ve yarışmalara girmek için üniversitenin olanaklarını kullanan hocalar, yönetimin değişmeden süregitmesi konusundaki arzularını kaybetmeden yıllarca meslek hayatlarını sürdürdü. Bu hocaların, özellikle de mimari tasarım yarışmaları için, kişisel yatırım yapma olanakları bulunmadığı için tutturdukları yol, yönetimin varlıklarını garanti altına alması şartı ile bu yönetimi desteklemek ve eğitimin kesintiye uğramadan sürmesine destek vermek oldu. Bu sayede, kendi işlerine gittikçe daha fazla zaman ayırarak, eğitimle ilgili gayretlerinden tümüyle kopmayı başardılar. Sonuç olarak, verdiği tavizin aşırılığının farkına varamayan ve bulduğu destekle yetinmek zorunda kalan yönetimin, öğrencilerin çalıştırıldığı, okul mekânının kişisel büro haline geldiği böyle bir ortamda, mimari tasarım yarışmalarına hazırlanmanın mimarlık eğitiminin en önemli bileşeni olduğunu savunmaktan başka hiçbir çaresi kalmadı. Hiçbir akademik katkının gerçekleşmediği bir ortamda, yarışmalardan kısmi başarılar sağlanması ile “yarışmacılık”, kendi meşruiyetini pekiştirmeye başladı. Ama yarışmalarda elde edilen başarının her zaman kişisel olması, ödülün kişilere ait olması ve bir yarışmada başarı kazanmanın hiçbir zaman garanti edilememesi, akademik gelişmenin tutarlı biçimde yürümesine hiçbir zaman olanak vermez, mimarlık eğitiminin asli bileşenine dönüşmesi de aynı nedenle olanaksızdır. Mimarlık eğitimi, bir yarış alanından ibaret de değildir zaten…

Böyle bir ortamda, akademik kariyer yapmayı, hiç olmazsa bir bilimsel disiplin elde etmeyi uman bir araştırma görevlisini pek çok sorun bekler. Bunlardan başlıcası da, böylesine kırılgan ve süreksiz hale gelmiş bir okul ortamında varolmaktır. Varolan küçük kaynakların akademik çalışma yapılmadığı için kullanılamaması, kendi kendini yok eden bir sistem içinde, mesleki ve kişisel gelişimi mümkün kılacak tutarlı yapıların bulunmayışı, olumsuz bir tablo çizmeye yeter.

Aldığı ünvanı, yalnızca 1980 sonrasında ülkemize yerleşen, bilim adamı yeterliğine sahip olmak yerine gücünü toplumsal nüfuz, politik çevre ya da geleneksel toplum yapılarına dayalı bir iktidardan sağlayarak yönetime gelen ve mevcudiyetini sürdürmeyi bugüne dek başaran hacıyatmaz yöneticiler, bu konumu hak edebilecek genç seleflerine başarısızlığı tattırabilmek için, yeterli tecrübeye sahiptir. Bunun için, çalışanlarını daha rahat bir biçimde kontrol altında tutabilmelerini sağlayan aile ilişkilerinden yararlanırlar. Böylece, yöneticinin emek sömürüsü, geleneksel saygı yapılarının öne sürülmesi yoluyla katmerli bir meşruluk kazanır. Yönetici, konumunu daim kılmak konusundaki çabalarına dayalı yönetim anlayışını, düşünce özgürlüğüne ket vurmaya varan bir söyleme dek işi vardırmak durumundadır. Muhafazakârlık temelinde yükselecek olan bu “etik” gerekçe, sizin güvenilmezliğiniz, hata yapmaktaki ısrarınız, geleneksel ahlak normlarına uymaktaki isteksizliğiniz gibi çeşitli gerekçelerle, hedef alıcı ve hedef gösterici bir biçimde yapılandırılmaya başlar. Bu konumun mutlaklığı karşısında, “sıfırlanmanız” işten bile değildir. Nasıl olduğuna geleceğim!

Bu “sıfırlanma” vurgusunun, düşünceleri ifade etmek konusundaki otonomi ile atbaşı gitmesi, yukarıda sözünü ettiğimiz “rekabetçi yapının başlamadan yok edilmesi” şeklindeki “rejim” kurgusunun da doğrulanması niteliğindedir. Yönetim, kendinden menkul kurgusunun sağlamlığını ispat etmek için, tartışılmaz bir “devlet evrakı namusu” ile hareket etmeye başlar. Oysa böyle bir namus anlayışına kendisinin inandığını söylemek zordur. Bu noktada, eğitimin doğal bir parçası olan bir yüksek lisans tezi ya da bir öğrencinin mimari projesi arasında birdenbire kategorik bir farkın varlığına işaret edilir. Bir mimari projenin herkese açık bir jüri ortamında, öğrencilerin ve hocaların iradi katılımıyla açıkça tartışıldığı özgürlükçü okul sahnesinin arkasında, apayrı bir sahne kurulmaktadır. Acaba neden?

Neden bir yüksek lisans tezinin konusu, tıpkı bir mimari projenin içeriğinde olduğu gibi, öğretim elemanlarının tartışmalarına, uyarılarına, protestolarına ya da aforizmalarına kapalı tutulmak istenebilir? Bunun anlaşılır, haklı ve geçerli nedeni, tez yürütücüsünün akademik yetkinliği nedeniyle, işlerine burun sokulmasına izin vermemesidir. Bu neden geçerli olmakla beraber, bilimsel bir çalışmanın tartışılmasını engellemez. Her bilimsel çalışmanın, yürütücüsünden bağımsız olarak ele alınması, eleştirilmesi, hakkında yorum getirilmesi mümkündür.

Şimdi vereceğim örnek, tipik bir “vaka incelemesi” haline gelebilir nitelikte, sanırım… Bir tezin, taşıdığı addan başlayarak, daha ilk bakışta, kuşkuya hiç yer bırakmaksızın, kesinkes bilimdışı olduğunu ve derhal bu durumun hem meslektaşlar, hem de öğrenciler ve hocalar nezdinde otaya konması gerektiğini hissettiğiniz hiç oldu mu? Bu durumda ne yapardınız? İlk yapacağınız şey, herhalde, tez danışmanı ile acil bir müzakere yapmak ve durumun düzeltilmesi için harekete geçmek olurdu, değil mi? Bunu yaptıktan sonra da, tezi veren öğrenciye yaptığı şeyin yanlışlığını anlatmanın bir yolunu bulmayı deneyebilirdiniz. Ama bu noktada, tuhaf bir mantıksal hataya düşersiniz: Failden adalet bekleme hatasına. Yani bu, öncelikle yapılması gereken şeylerden biri değildir ve bir öğretim üyesinin, gördüğü hatayı öncelikle danışmanla çözmesi gerekir. Ama bu da olanaklı değildir. Çünkü, söz konusu çalışma, çoktan teslim edilmiştir. Büyük bir hayal kırıklı ve öfke içinde, nasıl olup da sizin titizlik gösterdiğiniz, sürmekte olan çalışmalarınız varken, bir öğrencinin, sizin çalıştığınız kurumdaki yüksek lisans programına (sizin geri dönmeyeceğinizden korkarak size 100 milyarlık senetler imzalatan ve okul yöneticisinin size kefil olmayı reddettiği kurumda) böylesine bir yutturmacaya dayanan bir çalışma teslim edilebildiğine bir türlü inanamazsınız. İsyan duygusu had safhadadır. Bunun nedenini sorduğunuzda dehşet içindesinizdir, tezin danışmanından sizin hissettiklerinizi doğrulayan bir tepki beklersiniz. Ama tezin danışmanı işin içinden hemen sıyrılır ve topu kime atacağını bilmeden, size bir şeyler söyleyerek durumu geçiştireceğini düşünür.

Size kalan tek şey, ne pahasına olursa olsun, oyunu bozmaktır. Bu program, gerçekte çok da titizlik gösterilmeden yürütülmüştür, öğrencilere sorulsa, hangi derslere ne kadar ve nasıl devam ettiklerini kolay kolay açıklayamazlar. Programın açılmasına vesile olanlar, arkalarında kapatılmış skandal bir Doktora programı ve sahipsiz ve geleceği belirsiz bir yüksek lisans programı bırakmış ve okuldan ayrılıp daha önemli işlerle uğraşmaya başlamışlardır.

Yaralanmayı göze alarak, bu çalışmanın bu hali ile meslek ahlâkına, mimarlığa, eğitime, kişisel ilişkilerdeki samimiyet bağına, dürüstlüğe ve bildiğiniz bütün değerlere düpedüz aykırı olduğunu, gizli saklı bir biçimde değil, konuyla ilgili olduğunu düşünebileceğiniz herkesle paylaşmaya karar verirsiniz. Aslında sizi hiçbir biçimde ilgilendirmeyebilecek bu çalışma, garip bir biçimde, sizin çözmeniz gereken bir soruna dönüşür. Çünkü sürecin sona erişine, öğrencinin tez süreci boyunca sergilediği ciddiyetsizliğe ve tümüyle devamsız oluşuna, derslere dahi gelmeyişine, danışmanın ise kayıtsız kabullenişine ve okulda bu duruma hiç kimsenin gereken şiddette bir tepki göstermeyişine bakarak, başka çareniz de yoktur. Konu tez elden bir şekilde örtbas edilmek üzeredir. Tezin “geçici” danışmanı bile, açıkça, bu örtbas edişe tekabül eden bir müdahale tarzını niçin seçmediğiniz için size öfke duyar.

Yapılacak şey, tezi her vesile ile dile getirmek ve okuldaki danışmanın kontrolünde olmayan bir medyada konuyu paylaşmaktır. Bu konuda, okulun üst kademe yönetimi ile sorunu paylaşmak, daha doğru bir yöntem gibi görünse de, sevimsiz bulunacağı ve kalıcı hasarlar verebileceği için, centilmence olmayacaktır. Hatta, gereksiz yere nefret uyandırarak, “ispiyon” haline bile gelebilir, bu yüzden bir başka yönetim ile konuyu paylaşmaktan mümkün olduğunca kaçınılmalıdır.

Bu “oyunu bozma”nın çeşitli bedelleri size hemen ödetilmeye başlanacaktır: İlk tepki öğrenciden gelir. Kendisini kayırmaya hazır danışmanı ile konuyu müzakere ederek, sizin suçlu olarak görülmenizi kolaylaştıracak, kişisel manipulasyonda bulunur. Okulun dışarıda görevlendirilmiş elemanı olduğunuzdan ve fiziksel bağınız sınırlanmış olduğundan, bunu yapması için elverişli ortam zaten hazırdır. Danışmanın, buna açık olmaktansa, durumdan kuşkulanması gerektiğini düşünmek gerekir, bu durumda, öğrencinin tepkisini dinlemek yerine, meslektaşının uyarısını ciddiye almasını beklersiniz. Oysa öyle olmaz, tersine, sorumluluğu okul yönetimine devrederek aradan çekilir ve suskunluğa bürünür.

Okul yöneticisi ise, ortama yayılan “şaibe” bildirimlerinden rahatsız olarak görüşünüzü dile getirmekten sizi men etmek şeklinde, üstü kapalı tehditlerle ve çeşitli duygusal serzenişlerle yüklü bir konuşma yapar! Birdenbire, tezin danışmanının kendisi olduğunu açıklayıverir! Siz de, bir kez daha ve derinlemesine bir şok geçirirsiniz. (Hani, şakkadak bayılsanız yeridir.) O dakikaya dek, okul yöneticisi, bu çalışmanın “esas danışmanı” olduğunu, nedense söyleme gereğini bile duymamıştır!

Muhafazakârlık, düşüncelerin paylaşılmasından, kontrolü dışında iletilmesinden, sansürleyemeyeceği araçların mevcudiyetinden, onaylamayacağı düşüncelerin etrafında yayılım kazanmasından, varlığını tehdit edecek ve meşruiyetini soru konusu edecek her türlü yayın ve görüşten açıkça nefret eder ve her fırsat bulduğunda bunları iptal etmenin yollarını arar. Mimarlık eğitiminde muhafazakârlık, her zaman, günü kurtarmak için değersiz olan için değerli olandan vazgeçmekle aynı anlama gelir. Öteki türlüsü, “baskı”nın kurulmasına olanak tanımaz. Yani hata yaptığını ve bir yüksek lisans tezi danışmanı olarak görevini yeterli şekilde yerine getirmediğini kabullenmesi, sadece sizi haklı çıkaracaksa, muhafazakâr yönetim yalnızca tersini kanıtlamak için sizden vaz geçebilir. Ancak bunu yaptıktan sonra hatasını düzeltmeye başlar. Sizden vaz geçmeden (otoritesini her koşulda koruyacağını ispatlamadan), yani sizi “sıfırlayacağını” ilan etmeden, hatasını görmek ve kabullenmek gibi bir vasfa sahip değildir. Her durumda, önce otoritesini pekiştirecek hazır, kalıplaşmış argümanları elinde bulundurur.

Bu nokta, son derece kritik bir noktadır. Sonuçları ne olursa olsun, risk alarak görüş beyan eden siz olduğunuz halde, siz yine “Persona Non Grata” durumuna düşersiniz. Bu sefer, geleceğiniz konusunda açıkça kimi imalarda bulunulmuştur. Bu, artık öğrenciyken duyduğunuz ve kulak asmadığınız asılsız tehditlerden hiçbirine benzemez üstelik. Ton olarak da son derece farklıdır. Sanki, bir kan davasında, öldürdüğünüz hasmınızın babası vardır karşınızda! Gelecekteki kariyerinizin, ne yaparsanız yapın engelleneceği üzerine sıkı bir nutuk duymuş ve nutkunuz tutulmuştur! Kendinizi şimdi nasıl savunacaksınız bakalım?

Sonuç: Muhafazakârlık, bütün ağırlığı ile, eğitim sistemimizde varlığını sürdürmeye devam ediyor, hem de her koşulda. Muhafazakârlığın, kendisini eleştiren zihin gücüne doğrudan yöneldiği durum, kendini yok etmeye en çok yaklaştığı durumdur. Ama düşünce özgürlüğünün çok daha kolayca yok edilebildiği koşullarla sarıldığımızı bilmeyen var mı bu ülkede?

Bizim, mimarlık okullarında, özgürlükçü tiyatroların arkasında insanları harcama planlarının yapıldığı ortamlara değil, herkesin her düşündüğünü her medyada korkusuzca dile getirebileceği düzeyde özgürlükçülüğe ihtiyacımız var. Ancak bu sayede bilimsel olmak konusunda kendimize çeki düzen vermeye başlayabiliriz. Yoksa her eleştiriyi, kişisel nefretin doğal bir çıktısı kabul eder, teke tek kavgalar ve kapılar adındaki bağırıp çağırmalarla meseleyi çözebileceğimizi düşünürüz yalnızca. Ama biz böyle yapıyoruz diye dış dünya yok olmaz, sadece varolmayı sürdürür.Yazara Görüşlerinizi Bildirmek İçin
Buraya yazacağınız görüşleriniz, Arkitera Forum bölümüne yansımayacak, sadece yazara ulaşacaktır. * İşaretli alanlar mutlaka doldurmanız gereken alanları belirtmektedir.
Sizin:
Adınız, Soyadınız *
E-Posta Adresiniz *
Mesleğiniz *
Telefon Numaranız Adres seçimi:
Adresiniz
Mesajınız:

ÝPUCU: büyük harf "R", sayý üç, büyük harf "F", sayý 9, küçük harf "v", büyük harf "T"

Lütfen sol imajdaki resimde görülen dizgiyi yandaki kutucuğa giriniz.
Köşe Yazısı Arşivi
Dönem içindeki köşe yazarlarının listesi aşağıdadır. Yazısını okumak istediğiniz yazarı listeden seçiniz. Bütün yazarların listesini görmek için buraya tıklayınız