“Kongre Vadisine dev vinçler
Temmuz 2005’de yapılacak Dünya Mimarlık Kongresi için düzenlenen yarışma sonuçlandı. Genç mimar Fatih Erduman’ın tasarladığı vinçler, Kongre Vadisi’ndeki dinamizmi ve işlevselliği artıracak”
Radikal Gazetesi, 6 Eylül 2004.
Dev cüsseli bir etkinliği, bittikten sonra ballandıra ballandıra anlatmak zor değil, doğrusu bu bol bol yapılacak önümüzdeki günlerde… Ama bu, UIA’nın 22. İstanbul Kongresi için, 5M’li bir Migros’taki malları anlata anlata bitirememekle aynı anlama gelecek; kısacası boşboğazlık etmek olacak. Gerçekten de, UIA’da beklendiği gibi sayıca çok şey vardı ama “21 gram”lık bir eksiklik söz konusuydu. Kongrenin aylar öncesinden “beyninin alındığını” şimdi yeniden hatırlayalım. Başta sayın Aydan Balamir’in görevden alınması ile başlayan rezaleti anımsatmak gerekiyor. Balamir’in olayla ilgili olarak yazdığı mektuptan, görevden alınma biçiminin yaydığı nahoş kokuları duyabilirdiniz. Alel acele görevine son verilmiş, belgelerine el konulmuş ve kongrenin fikir babalarından birine böyle teşekkür edilmişti. Bunu bir başka rezalet izlediğinde, yani Mimarlar Odası Başkanlığı, yarışmayı iptal ettiğini oda şubelerine yolladığı mektuplarla duyurduğunda, mimarlık medyası çalkalanmıştı. Bu çalkantıyla beraber, UIA’nın Türkiye’de yapılacak olmasından heyecan duyan mimarlık dünyası, büyük hayal kırıklığına uğratılmış oldu. Kongrenin ciddiye alınır bir yanı kalmadığı da böylece belli oldu.
Kişisel olarak, Erduman’ın projesinin birinci seçilmiş olmasından büyük mutluluk ve heyecan duymuştum. Mimarlık yarışmalarına girmek için bir ortam mı oluşuyordu yoksa? Türkiye’de mimarlık düşüncesinde radikal bir dönüşümün ayak sesleri mi duyulmaktaydı? Ama umutlar boşa çıktı, Erduman’ın dehâsı hiçe sayılmakla kalmadı, otuzlu yaşlarının başındaki Erduman’ın tek başına böylesine görkemli bir işin müellifi olarak, genç mimarlar kuşağı üzerinde yaratabileceği her türlü olumlu enerji de başlamadan sona erdi. Erduman’ı birinci seçen jüri, başka projelere de ödül vermişti. Bunların arasında, özellikle Haldun Aşçıkoca ve Recep Üstün’ün önerileri, olağanüstü sonuçları olabilecek, strüktürel bir virtüözite örneğiydi. Ahşap çatkılı piramidal birimlerin, kentin çeşitli noktalarında tekrarına dayanan projeleri, yarışmada üçüncü gelmişti. Kısacası, ödül verilen beş öneri de unutuldu, unutturuldu, halının altına süpürüldü. Dev organizasyon, açılan yarışmanın ödülü olan 20 bin ytl’yi ödemeye gelince parayı zor denkleştirdi! Törende, ödül almaya gelen yarışmacılar, devlet erkânının bitmek bilmeyen konuşmaları ile bunaltıldı ve ödül aldıklarına pişman edildi.
UIA boyunca ya da öncesinde bu projeleri sergilemek nedense hiçbir galerinin aklına gelmedi. Yarışmadan kongre süresince vadinin hiçbir yerinde bahsedilmemesi ise, hasır altında nelerin bulunduğunu gösteriyor. Türkiye’nin uluslararası bir mimarlık kongresine yön verme yetkisini eline geçiren insanlar, kongrede kendi ülkelerinde üretilmiş gerçek projelerden rahatsız oluyor, ödüllendirilmiş insanları kongreye katılımcı olarak davet etmekten utanıyor, proje önerilerini sergilemek fikrine bile katlanamıyor, tasarımcıdan ise nefret ediyorlar. Mimarlık ancak ve ancak gösterişli bir medya şovu olduğunda katlanılır bir şey gibi görülüyor. Buna karşılık, kolların “Mimarlığın Çağdaş Ustalarına” açıldığını ilan eden İngilizce afişlerle kenti donatarak, emeği hiçe sayılanlarla açıkça alay ediliyor. Vasat reklam kampanyaları ile, kentin kilit noktalarındaki billboardlar birkaç hafta boyunca doldurularak, İstanbul kenti ve Türkiye, mimarlığın çok önemsendiği bir ülke gibi lanse ediliyor. Bunlardan biri, en saygın Türk mimarlık figürü olduğu inancıyla yapılmış, Sinan’ın adının yazıldığı afiştir. Fonda Süleymaniye’nin göründüğü bu afişte, caminin adının yanlış yazılmış olması (“Süleymaniye Masgue” yazan afişler, kentin en işlek hattında onlarca yere asılı durumda hâlâ –merak edenlere, ingilizcede böyle bir kelime bulunmadığını hatırlatalım ama elbette İslâm mimarlığının yapı taşı “Mosque”tır ya da “Masque”tır ve bunlardan biri de elbette Süleymaniye’dir). Böyle bir yanlışlığa, sıradan bir kent rehberinde bile rastlanmaz.
UIA İstanbul buluşmasının “mimarlıkların pazaryeri” olacağı sözü verilmişti. Ama kongre vadisinin girişine bir tek “pazarcılar giremez” yazıldığı kalmıştı! Belediye’nin ürettiği ve ücretsiz olarak dağıttığı kent rehberinde ise tarihi yarımadanın Sultanahmet ve Ayasofya’nın bulunduğu merkezinin bir çöl gibi kahverengi ve boş bir zemin üzerinde betimlenmiş olmasını, kolay kolay “hizmet”ten sayamayacağımız açıktır. Kongreyi tanıtan afişlerle ilgili eleştiriler hemen gelmişti. İlle de ünlü isimlere oynamak, mimarlık hakkında ucuz ve çabuk yoldan kazanç elde etmek isteyen, entelektüel olmayan kimselerin harcıdır. Mimarlığın fikir dünyası, ünlü insanlarla sınırlı olmayan devasa bir dünyadır. Nitelikli mimarlık, ünlü isimlerle siyam ikizi değildir ki… İstanbul ise, sadece bu kongreyle değil, her zaman yetkin aktörleri çeken bir kenttir. Yıl boyu üniversitelerde, kültür kurumlarında konferansları, söyleşileri takip ederseniz, UIA’da birkaç günde onlarca konferansı dinleyip edineceğiniz karışık izlenimden fazlasını edinmeniz mümkündür. Ünlülerin “hepsi de” İstanbuldaydı: Aman ne güzel manzara; aynı akşam içinde iki farklı lokantada iki güzel yemeği üst üste yiyin ve ne olduğunu görün.
Ayasofya, darda kalınca başvurulan bir yapı olmak zorunda değil. Orada sükseli sergiler yapılmasa da olur. Yerebatan Sarnıcında, “Su Balesi Olimpiyatları” da yapalım o zaman, şık olur… “Alabalık Yarışları” da düşünülebilir… Çini tasarımlarını sergilemek için Ayasofya’ya ihtiyacımız yoktur, sadece samimiyete ihtiyacımız vardır. Çini sergisi, bir araya getirdiği isimleri, entelektüel boyutu olmayan bir ‘konsept’ etrafında toplamıştır. Küratörlüğünü, mimarlık ürünlerinin yüksek kalitesi ile tanınan bir mimarımızın, Nevzat Sayın’ın yaptığı serginin teması, “Bir yüzey problemi olarak sonsuz tekrar” idi. Bu temaya, en yaygın ve sıradan bir seramik uygulamasında da rastladığımız için, orijinalliğine ikna olmamız zordur.
UIA kongresinin yönetimi, küçümseyip bir kenara fırlattığı vinç projesini gerçekleştirebilmiş olsaydı, bir televizyon programında mimarlığın “kare ası”nın Ayasofya’ya oturtulmasından medet ummak zorunda kalmazdık. Hadid, Eisenman, Venturi ve Brown da böylece kafalarını Ayasofya’nın mekânında havaya kaldırarak çeyrek asırdır aralarında geveleye geveleye çürüttükleri mimarlık tartışmalarını isteksiz bir misafirlik duygusu ile tekrar etmezdi. Bunun yerine, İstanbul’un kolay kolay tanımlanamayan, bütün sınırları ihlal edebilen güçlü ruhu ile yan yana düşünülmesi hiç de zor olmayan Vinçler Projesinin altında, gerçek bir müellifle, Fatih Erduman’la aynı sahnede bir çok başka mimar oturabilirdi. Böyle bir gösteride, cırcır böceklerinin sesi değil, öğrencisi, akademisyeni, bütün meslektaşları ve İstanbul’un kent sorunlarıyla ilgilenen genci yaşlısı herkes, bir rock konserindeki gibi, vadiyi doldururdu, gözünüzde canlandırın bu manzarayı… O zaman, vadiyi “halka açmak” da anlamını bulurdu. Halk denen nesne, devletin muteberliğine bir miktar sahicilik katıldığında meraklanır. Ama, ortaya nasıl bir “şov” çıkabileceğini hiçbir zaman bilemeyeceğiz elbette. Yarışmanın kolokyumunda Erduman’ın birinci gelmesi “bir fırsat kaçmıştır” eleştirisiyle karşılaşmıştı. Ama böyle olacağını o iyimserlik içinde elbette kimse bilemezdi ve sanırım Erduman’ın birinci gelmesine bin kere razı olunurdu… UIA’nın hava alanını andıran anonim ve yavan atmosferinden sıyrılan mekân ise İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin mekânı Taşkışla’ydı. Taşkışla’da UIA’dan önce başlayan İki Alman Mimarlığı Sergisi, Türkiye’de son yıllarda görülen en kapsamlı sergiydi. Taşkışla, ruhunu kalabalığa kaptırmış görünmüyordu, tersine, binada mimarlığın kalbinin attığını duyabilirdiniz. Galeri G ise, küçücük mekânında bir yıldır gerçekleştirdiği birbirinden nitelikli sergilerinden birini daha, paralel bir etkinlik olarak gerçekleştirdi. Böylece Uğur Tanyeli’nin kişisel koleksiyonunun bir bölümünü oluşturan “Mimarlığın Aktörleri–Türkiye 1900-2000” Sergisi ile, UIA’nın hem içinde, hem de dışında nasıl kalınabileceği gösterilmiş oluyordu.
Kongre, öncesi ile beraber, “mimarlıkların pazaryeri” olarak anılmakla kalmayıp, “mimarlık pazarlıkları” ile de tarihteki yerini aldı. Haydarpaşa “kadavrasını” usta işi manevrayla elden çıkarmanın altyapısı Ankara’da hazırlanırken, birilerinin bu olan bitenle savaşması gerekiyordu elbette… Böylesine önemli işler dururken, birkaç günlük bir kongre için onlarca vinci kent merkeze koyup kargaşa yaratmaya çalışan, ayağı yere basmayan birkaç baldırı çıplak mimarın kaprisleri ile uğraşacak vakit yoktur tabii ki… İstanbul’a dünyanın her yanından gelenler, boyunlarına astıkları kırmızı yaka kartları ile Taksim’de salınıp, Boğaz turlarını yapacaklar, üç beş sergi gezecekler, zaten yorgun argın otellerine dönecekler Temmuz sıcağında. Bizim burada büyük paralar harcayarak bir Türkiye Mimarlığı sergisi yapmamıza ne gerek vardır ki? Avrupa’da daha yeni olmadı mıydı Türkler sergisi? Onlar zaten bize hayranlar… Onlara vinç değil, soğuk su ikram etmek lazım…
Bütün yorumları forumda okuyun!
Bütün yorumları forumda okuyun!





