reklam

Şükrü Kocagöz
Diyalog 2002
> Merih Karaaslan

Tarih: 19 Mart 2002
Yer: Arkitera Forum

DEGİŞİMİN PEŞİNDE
Arredemento Mimarlık, 1993-3, sayfa 94
Şükrü Kocagöz

Merih ile 1984 yılında Mimarlık dergisinin bir yayın toplantısında ilk kez karşılaştık. Derginin çizgisi o tarihte "tercüme"ye yönelik bir çizgiydi. Türk mimarlarına ve yapılarına da yer verilmiyordu. Taze üye olarak bu genel politikayı kibarca eleştiren bir konuşma yaptım. Kalabalık masada beni destekleyen, hem de benim cesaret edemediğim bir üslupla konunun üzerine giden bir tek kişi çıktı. Onun varlığından cesaret alarak ben de tutumumu daha açık ve ısrarla dile getirdim. İki kişi azınlıktaydık, ama düşüncemizi inançla dile getiriyorduk. Hatta inancımız inat boyutlarına da tırmanıyordu denilebilir. Ögle yemeği için ara verildiğinde doğal olarak kendi kendimize tanıştık. O gün bu gündür mimarlığımız ve onun gelişimine olan duyarlığımız, inançlı olduğumuz konuları ısrarla savunmamız, her türlü yaratıcılığa verdiğimiz yüksek değer ve duyduğumuz saygı arkadaşlığımızın temel taşlarını oluşturdu. Bu arkadaşlığın temelini oluşturan değer ve nitelikler doğal olarak Merih'in de en başat nitelikleridir. Merih'in fiziki nitelikleri ise biraz sıradışıdır. Son derece zayıf, ince uzun bir yapısı vardır. Çok az yemek yer, sigara içmez, bol çay içer, açlığa dayanıklı ve enerjiktir. Düşüncelerimizin yanısıra bu saydıklarımın da pek çoğu müşterek yanlarımızı oluşturur. Saçlarını uzun aralarla kestirir. Bir dönem çok uzun, bir dönem çok kısa görebilirsiniz. İnce uzun bacakları ile futbol oynamasını seyretmek biraz şaşırtıcıdır. Oldukça iyi oynar ve kondisyonu yapısından beklenmeyecek kadar iyidir.

Merih yetiştiği çevreye ve köklerine baglıdır. Göreme, Kayseri, Erciyes sık sık andığı, referans verdiği yerlerdir. Bu yöredeki sosyal yaşam, gelenekler (komşuluktan cenaze tören-lerine) yetişmesini etkilemiştir. Kişiliğinin bir parçası olan bu köklerine bağlılığın mimarisine de yansıması doğaldır. Birgün aile köklerimizin (onun baba, benim anne tarafından) bir başka kolunun uzandığı Girit Adası'na gitmek, oraları da görmek müşterek istegimiz. Belki de bu geniş yelpazeli kökler nedeniyle mimaride dönem ayrımı yapmaksızın Anadolu'nun bütün kültürel mirasına sahip çıkıyoruz. Bizans, Selçuk, Osmanlı, İyon eserleri ayrım yapmaksızın ilgimizi çe-kiyor. Zaman zaman bu ören yerlerini, eserleri birlikte geziyoruz. Merih'in gezdigi bir çevreyi, yapıyı süratle kavrayıp analizini, yorumunu yapma yetenegi çok yüksek. Sanırım 1985'den bu yana geçmişe daha değişik yaklaşıyor. Bu tarihte dergiye çevirdiğim bir yazı çok ilgisini çekmişti. Bu Venturi'nin Aalto üzerine yazdığı biryazıydı. Amerikalı üstat, Kuzeyli üstadı "karmaşa ve çelişki" gözlüğü ile açımsıyordu. Yazı Aalto'yu rasyonalist ve uluslararası mimari ölçütleri ile değerlendirenlere karşı örneklerle doluydu. Sanırım o tarihlerde sadece görsel taklitçilik olarak başlayan yeni değişimin (Post-Modernizm'in demiyorum; çünkü Venturi'nin kendisi de bu terimi reddediyor) ülkemizdeki etkilerine işin özü açısından yaklaşmak isteyen Merih'e bu yazı üzerine yaptığımız konuşmalar yeni ufuklar açtı. Bu tarihten sonra mimari mirasımıza da bu gözle bakar olduk. Ephesos'taki Saint Jean Kilisesi'ni ziyaretten çıkarken tam karşıdaki küçük bir camiye bu gözlükle yaptığım volümetrik analizin ikimizi de nasıl heyecanlandırdıgını anımsıyorum. Giderek mimarimizde temel geometrik formlar ve bunların "iç içe", "kaynaşık" çelişkileri önem kazanmaya başladı. Venturi'nin temel eseri basılmazdan çok önce daktilo edilmiş bir çeviriyi de bu bugün elimizdeki çeviri değil- okuduğunu anımsıyorum. Bir mayi yolculukta da bazı akşamüstleri (Hasan Özbay ve Tamer Başbug'un da katıldıkları) çelişkiler üzerine sohbetler yaptığımızı anımsıyorum. Bir de bir akşam İzmir'de uzun uzun "dogal aydmlatmada karmaşa ve çelişki"yi nasıl yakalayabileceğimizi konuştuğumuzu anımsıyorum.

Ancak bütün bu anımsamaları "İşte Merih'i etkileyenler budur, mimarisini bunlarla açıklayalım" demek için sıralamadım. Bunlar bu yazı istenmemiş olsaydı belki de ikimizin hiç-bir zaman anımsamayacagı şeyler bizlerde izler, izlenimler yarattı. Ama asıl gelmek istedigim nokta, Merih'in mimarisinin bir araştırma, birarayış, bir geliştirme mimarisi olduğudur. Bu arayış düşüncesinin etrafında yukarıda saydıgım anılar etkiler ve benim bilmediklerim, birlikte yaşamadığımız birsürü şey, Merih'in kozasını oluşturdu. 1980'den sonra büyük birarayış ve deneme içine girmiştir Merih. Hiç kimsenin çekinmeyecegi kadar denemeden çekinmeden, korkmadan; yanlışları göze alarak ve yaparak ve onlardan dersler çıkararak. Bu nedenle bazıları onu üslupsuzlukla, eklektik olmakla suçladılar. Ama kendi kuşağından ve hele bir önceki kuşaktan onun kadar hiç kimse kendini yenilemeyi göze alamadı. Bu yenilemeyi başarması belki de mesleki anlamda alçak gönüllü olması ile mümkün oldu. Gençlere, kendinden küçüklere "bunlar da ne oluyor, ne gariplikler, kabul edilmez şeyler yapıyorlar" diye yüksekten bakarak yaklaşmadı. Cem Açıkkol'la, Mürşit Günday'la birlikte tasarım yapmaktan çekinmedi. Tasarım sırasında da oldukça açıktır. "Şöyle birşey denesek", "yahu, birşey yaptım, gelin de şuna birşey söyleyin", "Mürşit, koş bak Şükrü burada bana ilginç birşey çizdiriyor" gibi hala kulağımda olan bazı cümleler tasarıma bu alçak gönüllü yaklaşımı gösteren anılarım. Ama, bence Merih'in tasarım sırasındaki en önemli niteliği her yaptığına anında eleştirel bir gözle bakabilmesi. Aynı anda hem bu kadar jüri, hem de bu kadar yarışmacı olabilen bir başka mimara rastlamadım. Kanımca bu özelliğini tam kullandığı zaman son derece başarılı oluyor. Ben dahil pekçok mimarın eli ile çizip bitirdiği bir resmi hiç olmazsa ertesi güne değin çok begendiğimizi biliyorum. Bu tasarımla eleştiriyi birleştiren çalışmasmda ise eleştirinin kaynağı çogu kez çevre verileri olur. Çevreye uyum mu sağlanacaı, sırt mı çevrilecegi, kontrast mı yapılacağı bu çalışmanın kaynağıdır. Tasarım sırasında üçüncü boyuta son derece duyarlıdır. Kesitler, kotlar, çoğu kez planların önünde gider. Bazı yarışmalarda diğer mimarların "gene binayı ufaltmışsınız" yollu eleştirileri olur. Bu üçüncü boyutun ustaca kullanılması ile kitlelerin olduklarından daha küçük görünmeleridir aslında. Merih sık sık "patron, bizim işimiz sihirbazlık gibidir"der. Bu anlamda sihirbazlığı ikimiz de göz bağcılıgı olarak değil, Orta Avrupa kültürünün saygın bir sanatı olan, yeteneksizlerin ulaşamayacağı bir sanat olarak algılarız. Tasarımda üçüncü boyutun önem kazanması giderek mekan zenginliğini de getirmektedir. Merih mimarisinde malzemeyi ve detay-ları zorlamayan bir yol benimsemiştir. Çünkü ülkemizde tasarımların ne nitelikte bir yapımcıya düşeceği belli degildir. Bu nedenle vasat yapımcıların dahi gerçekleştirecegi tasarımlardır. Hal böyle olunca mekan zenginliğine yönelir. Ancak uygulama sırasında da yapımcınm durumuna göre malzemede iyileştirmeler yapar.

Merih'in bütün yaşamı mesleğidir. Ev işlerinden giyime, otomobilinin bakımına kadar güncel yaşanan "süfli zorunlulukları"nı dikkate almaz, bunları mesleğinden çalınan zamanlar olarak görür. Bilgisayarlı tasarımın önemini ilk kavrayıp bürosuna alanlardandır, ama kullanmayı bırakın, açma düğmesini bile öğrenmemiştir. Kendi yapması gereken asıl işlerin dışındaki herşeye soğuk yaklaşır. Bu tavrın tek istisnası mesleğe yönelik faaliyetlerdir. Mesleğin gelişmesi için manen ve bedenen her işi yaptırabilirsiniz. Mimarlar Odası'na yıllardır katkı ve emek koymuştur. Odayı temsil edeceği zamanlar yukarıda sözünü ettiğim giyim kuşam konusundaki duyarsızlığını dahi bir yana bırakabilmekte, kravat takmayı bile neredeyse benimser konuma gelebilmektedir.

1980-1990 arası sürekli araştıran, deneyen, kendini yenilemeye yönelen Merih Karaaslan son yıllarda bir senteze ulaşmış görünüyor. Gelecek birkaç yılda bu ulaşılan noktanın kendi içinde bir gelişimini izleyebiliriz.

Copyright © 2000-2002 Arkitera Bilgi Hizmetleri [email protected]

Reklam vermek için - Danışmanlarımız - Editörlerimiz