Albert Speer’in tarzı, modern bir klasisizm olarak algılanan 1930’ların uluslararası kamusal mimarlığını Nazi mimarlığına taşıyordu. İçinde bulunulan döneme tamamen bağımlı olan bu tarz, Peter Adams’ın Nazi sanatını Zeitgeist’tan tamamen bağımsızlaştırma çalışmalarına ve sadece Auschwitz bakış açısıyla algılanabilecek bir kavram haline getirme amacına ters düşüyordu. Bu nedenle, Speer’in tarzını eleştirmek, aslında tüm dönem mimarisini incelemeyi gerektiriyor. Kötü niyetli rejimlerin ürettiği binaların da kötü veya üçüncü sınıf olacağı bakış açısı, Nazi mimarlığı söz konusu olduğunda pek de yeterli değil. Buna ek olarak, Nazi binalarının beğeni kazanmayı değil, belli görevler yerine getirmeyi amaçladığı da göz önünde bulundurulmalı. Hitler, tarihi yapıları Almanlar’ı yaratan kültürün ve bu yaratılışın hikayesinin doğrudan temsilcileri olarak görüyor, önemli çağlardan arta kalan tek kanıtın anıtsal mimarlık olduğu saptamasıyla kendi zamanını ve ruhunu diğer çağlara ancak bu yolla aktarabileceğine inanıyordu. Nazi mimarlığı da, içinde bulunulan dönemden yüzyıllar sonraki bir Almanya’nın zihnini etkileyebilecek nitelikler taşımalıydı.
Albert Speer’in “Kalıntının Değeri Teorisi” (Ruinenwerttheorie), tam da bu bakış açısını destekleyen bir öneriydi. Naziler’in inşa ettiği tüm strüktürlerin yüzlerce veya binlerce yıl sonra geldiği yıkılma aşamasında bir şekilde Roma mimarisine benzerlik taşıması hedefleniyordu. Gelecek nesiller için geleneklere bir köprü oluşturabilmek amacıyla anıtsal parti binalarında çelik konstrüksiyon elemanları veya betonarmeden kaçınılması gerekliliğini temel alan teori, bu modern “anonim” materyallerle inşa edilen binaların uzun yıllar sonra “estetik açıdan makul” yıkıntılar halini alacağını öngörüyordu.
Baş mimar, bu amaca ulaşmak için binanın iskeletini uzun yıllar sonra da ayakta tutabilecek çelik kafes sistemi veya güçlendirilmiş beton gibi modern konstrüksiyon yöntemlerinden bilinçli olarak kaçındı. Konu bu yöntemlerden açılmışken, ilginç bir saptama yapmak da mümkün oluyor: Geçmişte kullanılan malzeme ve mühendislik yöntemleriyle, çağdaş malzeme ve yöntemlerle mümkün olmayan bir kalıcılığa ulaşmak mümkündü. Her ne kadar taşın o yıllarda ekonomik bir zorunluluk nedeniyle ana malzeme olarak seçildiği söylense de, temel hedef olan kalıcılık düşünüldüğünde bu zorunluluk ikinci plana düşüyor. Hitler’e göre de, “Sadece granit ve mermerden inşa edilen ulu insanlık anıtları, kurulan yeni düzenin sembolleri olabilirdi.”

Bugün Reichskanzlei Civarı
Kalıntının Değeri Teorisi, geçmişe dönük bir bakış açısı olarak görünse de, aslında uzun yıllar öncesinden şimdiki zamana dek ayakta durabilmiş yapıların bunu nasıl yaptığını araştırmayı ve Reich’in yeni yapılarını da bu anlayışı temel alarak inşa etmeyi içeriyordu. Ancak, inşaat için gerekli malzemenin tedarik edilmesi tabii ki çağın imkan verdiği en son teknoloji kullanılarak gerçekleştiriliyordu. Hitler, şahsi gücünü geleceğe aktarmayı değil, Nazi hareketinin ve bu hareketin kuracağı yeni Almanya’nın sembollerini inşa etmeyi amaçlıyordu. Nazi yapılarının sembol haline gelmesi o kadar önemli bir amaçtı ki, henüz projeye başlanmadan formlarına karar verildiği, hatta simgeleyecekleri önemli olay henüz gerçekleşmeden binaların biçimlendirildiğine rastlanıyordu. Liderin baş mimari Speer’in kendisinin anlattığına göre, Hitler’in kendisinden tasarlamasını talep ettiği binalar, henüz daha kazanmadığı zaferlerin simgeleriydi. 1920’lerin başında inşa edilmesini planladığı binaların eskizlerini çizen Hitler, bu projelerin hayata geçirilme umudunun olmayışını düşünmüyordu bile. Reichskanzlei, Reich’in merkezini simgeleyecekse herhangi bir kuruluşun merkez binası gibi değil, gerçekten Reich’in merkezi gibi görünmeliydi. Hitler’in gelecek kuşaklar için yaptırdığı anıtlara Reich’in granit kaynakları yetmediği için İsveç, Finlandiya, Danimarka, Fransa ve İtalya’dan granit ve mermer ithal edildiğini de eklemek gerekiyor.
Nasyonal sosyalistlerin yeni yapıları, aynı zamanda 1930’lu yıllardaki kültürel yozlaşmanın simgeleri olan ticari binaların da yerini almalıydı. Saf Ari soyundan geldiklerini kanıtlamak için Alman olmayan mimarların eserlerini yıkan Naziler, gerçek bir Alman karakterine bürünebilmesi için Alman sanatına yol gösteren Hitler’in kararlarını izledi.
1937’de Paris’te düzenlenen Sanat ve Teknoloji Sergisi’ndeki Alman Pavyonu, Nazi Almanyası’nın açık bir sembolüydü: Girişindeki yedişer metrelik heykeller, aile ve toplumu simgeliyordu. Albert Speer tarafından tasarlanan pavyonda sadece Almanya’da imal edilen malzemelerin kullanılması da bir diğer önemli noktaydı.
Üçüncü Reich’in 1945 yılındaki çöküşünün ardından ise, Führer’in gücünün merkezi olan “Machtzentrum” Ruslar tarafından yıkıldı ve sarayın odalarını süsleyen mermerler Doğu Berlin’de yapılan bir Rus savaş anıtında kullanıldı.
Sembolizm, grafik tasarım ve “öğüt vericilik”, Nazi anlayışı tarafından kabul gören mimarlığın önde gelen özellikleri. Çelenkle süslenmiş gamalı haç ve kartal, kahramanlığı anlatan duvar süsleri ve heykeller de mekan tasarımının ayrılmaz parçalarıydı. Hitler’in “Kavgam” adlı eserinden veya yaptığı konuşmalardan alıntılar, kapı üstlerine asılıyor veya duvarlara kazınıyordu. İş gücünü, anneliği, çiftçiliği ve buna benzer değerleri yücelten Nazi mesajı, frizlerle topluma iletiliyordu.
İmaj Galerisi



















