Yazı sanatıyla uğraşanların doktorlardan bir farkı olmadığını düşündüğüm zamanlar oluyor.
Nerede bir doktora rast gelinse, zamanı mıdır yahut yeri midir diye enine boyuna tartıp biçmeden adamcağıza sağlık üzerine sorulmadık soru bırakılmaz...
Yazarların da buna benzer bir yanı var! Nereye gitsek, “Aman iyi ki geldi!” diye karşılanır, ardından, yazılması onlara sıkıntı veren türlü konular bizlerin önüne konuverir. Boş kâğıdı karşısına alıp, “Ne yazsak da, şunu doldursak!” deme zahmeti omuza ağırlık olmuş bir yük çuvalı gibi atılır, böylece derin bir oh çekilir... Nasılsa, yazar gelmiştir!
Gazeteciliğe başladığım 1976'dan beri, hele yayınlanmış iki romanımdan sonra, ben de “portatif bir yazar” olmaya idmanlıyımdır. Nedir ki, sermayesi akılda taşınan bir iş yapıyor olmaklığımız yüzünden bütün mal varlığımızı, bedenimiz nereye giderse gitsin, kaçınılmaz olarak yanımızda, oraya buraya götürüyoruz.
Riskli bir iş, ama ne yaparsınız?!
Mimarların böyle dertleri olmuyor, sanırım... “Aman mimar geldi, çabuk tarafından bir proje çizdirelim, olmadı bir taslağa da razıyız,” diyeni pek olmaz, gibime geliyor.
Zira, öyle sık sık ev yaptırılmaz, konut yapmak, bina dikmek bir zaman, para, fırsat işidir. Akla gelince kalkışılacak bir şey değildir, velhasılı... O nedenle, bu yönüyle bir meslek kıyaslaması yapılırsa, mimarların bize göre pek sıkıntıya düştükleri gözlenemez.
Gerçi bizimkisi meslekten sayılmaz ya! Gel geç hevesten öte geçmez... Para kazandırmadığı için toplumda saygınlığı olmayan iş olarak en son tutulacak bir gevezelik yolu olan yazarlık mesleği, bir yandan da düşüncelerinizi kazara yanlış yorumlayacak kimileri ortaya çıkınca, hatta tehlikeli bir iştir.
Bu tehlikeli işin meslek icabı olarak sermayesi yazarın yanında taşınması gerekiyorsa, bence, el elde baş başta dolaşılması yakışık kaçmaz. Yazar takımından olanların elinde birer çanta bulunması, bana kalırsa, daha uygundur. Zaten çantasız bir yazarın, tam olarak yazar sınıfından sayılmaması gerekir. Nitekim, salt yazarların değil, her mesleğin işe uygun bir alet çantası vardır; onlarsız olunamaz...
Çanta deyip, geçmeyiniz!
Başta mimarlarımız olmak üzere, biz yazarlar gibi her meslekten ve kesimden insanın, bana göre, elinden çanta eksik olmamalıdır. Sokağa çıkarken nasıl ayakkabıyı, cüzdanı, cep telefonunu, araç kontak anahtarını unutmuyorsak, bunlardan daha önemli sayılacak biçimde iddia ediyorum ki, çanta almadan eşikten dışarı adım atılmamalıdır. Zira çanta denilen şey, her türden meslek erbâbına antremanını tamamlayıp sahaya çıkmış bir futbolcu rahatlığı, veya repertuvarını genişletmiş şarkıcıya sarhoş masalarından gönderilen kâğıt peçeteye yazılı istekleri ânında karşılama becerisi, tarifi imkânsız bir güven duygusu sağlar.
Bir çantanız yoksa, elinizi kolunuzu sallaya sallaya sokakta yürümeyi rahatlıktan, ferahlıktan saymayınız...
Çantası olmayan biri, yalnız insandır!
Çanta, insanı kalabalık içinde oyalayacaktır. Onunla, havada salınan eller boşta kalmaz, insan meşgul bir tavır takınır. O olmazsa, pantolon cebine elini sokmak, hele cepte anahtarlık ya da tespih cinsi bir şey varsa onu çekiştirmek ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıkar. Dışardan bakıldığında pantolon cebini, içerden bir yerini kaşınır gibi karıştırmak, başkalarınca pek hoş karşılanır olmasa gerekir.
Çanta utanan, mahcup birine en iyi arkadaştır. Hemen sıkılan, çok çekinen biriyseniz, çantasız dolaşmayınız. Onunla uğraşırsınız, kulbunu çekiştirir, arada bir fermuarını cırt cırt açar kaparsınız, içinde bir şeyler arıyor gibi yaparsınız; böylece zaman geçer, oyalanırsınız ... Karşınızdaki de sizi bir önemser ki, sormayın, çantanızdan dolayı iş güç sahibi bile sanır.
Çanta, zaten, karşıdaki insana “Acaba içinde ne var?” dedirten, onu “Açsa da içini bir görsek!” merakına düşüren yegâne nesnedir. Taşıyanını gizemli kılar, merak uyandırır, kucağa alınsa bir başka hâl, diz üstüne bırakılsa daha bir başka beden duruşu verir. Daha ne olsun?
Diyelim otobüste, metroda, vapurda genç bir hanım, bir beyefendinin karşısında oturmaktadır. Beyefendi arada bir efendiliği bir yana koyup karşısındakine baktıkça, orasını burasını detaylı bir biçimde gözlem altına aldıkça, genç bayan için yapılacak tek şey çantasıyla oyalanmak olacaktır. İçinden mendilini çıkarır, bir şey arıyor havasına bürünür, cep telefonunu alır gibi yapıp geri koyar, hasılı karşısındaki beye “Bana baktığınızın farkındayım, ben kaçın kurasıyım, ama bildiğin bayanlardan değilim, bak çantam da var, bilmiş ol!” iletisi gönderir.
Bana göre, nasıl her mesleğin kendine ait bir bakışı, kaş çatışı, göz süzüşü varsa, yine mesleğe uygun bir çantası da olmalıdır. Zira, çanta denilen şey bir bakıma bu iş için icat edilmiştir. Öyle olmasaydı, farklı farklı ebatlarda, biçim ve hacimlerde çantalar üretilmezdi. Ne ki, böylelikle çantalara bakarak meslek tanımına kolayca varılabilir. Demek, çanta aynı zamanda kimlik kartı yerine de geçmektedir.
Özenilen bir meslek, o sıralarda revaçta olan bir iş alanı varsa, bunu temsil eden çantalar da toplumun her kesiminde hayranlık uyandırır.
Çocukken, fazla geveze olduğumdan olsa gerek, bana gelecekte sahip olacağım mesleklerin başında yakıştırılan avukatlığa oldum olası hiç özenmemiş, ama avukatların akordeon körüklü çantalarına hep hayran olmuşumdur. Fazla konuşmanın iyi bir şey olmadığını, böyle bülbül kesilip çok dil dökmekle sonunda başa bela almanın kaçınılmaz olarak insanı beklediğini görünce susmuş, bunun yerine yazmaya karar vermiştim. Yazmanın daha çentikli bir iş olduğunuysa, demek, kestirememiş olmalıyım.
Gel gelelim, bütün bunlar avukat çantalarına duyduğum beğeniyi ortadan kaldırmadı. Ne ki, heves ocağına o kadar çok kömür atıp bu türden bir çanta sahibi olmayı dilediysem de, bir türlü kısmet olamamıştır. Onun yerine türlü türlü çantalarım oldu; her cinsten...
Bir zamanlar, Bond çanta adı verilen, köşeli bir dikdörtgen kutu vardı; böyle bir çanta haydi haydi bana eşlik etmiştir. Onun kilit çıt çıtlarını çıtlatıp açtığınız da, karşınızdakine “Bak bak da gör, bu çantada neler var neler!” demek işten bile değildir. Ezik, güven eksikliği içinde olan kimilerinin Bond çantaları taşır taşımaz değiştiklerini bile gözlemlerdik, o vakitler... Şimdilerde, artık modasının eskidiğine bakılırsa, demek herkeste bir güven fazlalığı ortaya çıkmış bulunuyor... Aman ne iyi!
Bu ezik kişilerin içinde saygıda kusur etmeyenleri çıt çıt açma zamanı gelince, iki büklüm olup Bond çantanın üzerine kapaklandıkları, öylece bir ses perdesi oluşturduklarına da tanık oldum. Ne kadar silik bir açılış töreniydi bu...
Bond çantanın daha yeni ortaya çıktğı günlerin bir zamanında, bunlardan bir tanesini okul çantası olarak ısrarla almak tutkusunda bulunduğumu söylerken, bu rüküşlüğe şimdi bir iç ezikliği ve yüz kızarması duyuyorum. Ama, gerçek şu ki, Bond çanta olmazsa orta birden orta ikiye geçemeyeceğimi babama öylesine iknâ etmiş olmalıyım. Rahmetli, o vakitler dünyanın parasına satılan bu çantalardan bir tane almak üzere Kapalıçarşı çıkışındaki çantacılara, ordan ta Sultanhamamı'ndaki Zaza Hanı'na kadar taban tepmiş, fiyatlarını gözü kesmeyince, Bond çanta siparişini sonunda Bulucu Rıza'ya vermiştir.
Bulucu Rıza, Arkitera'daki geçen yazımızdan anımsandığınca, Ayten ablaya sütyen kopçası buluyor olmakla beraber, aslında inşaat malzemeleri üzerine uzmanlaşmış, yoğunlaşmıştı. Bulucu Rıza, karaborsaya düşmüş ya da elde edilmesi güç ne varsa onları bulur, buluşturur, ekmeğini ufak bir komisyonla bu işten kazanırdı. Ne ki, müşterilerin küçük, şahsi siparişlerine de göz kulak oluyor, eksik gedik tamamlıyordu.
İnşaat işleriyle haşır neşir bulunan babamın bina yapım aşamalarında yoksunluğunu duyduğu kimi eksikleri tamamlayan biri olarak, arada bir sıra dışı talepleri de karşılardı. Bond çantayı, uygun bir fiyatla, sanırım ikinci el piyasadan, belki de defolu bir imalat serisinden bulup buluşturup bana ulaştırmıştı. Demek, orta ikiye geçmemde, tahsil hayatımın başarısında Bulucu Rıza'nın da payı vardır.
Bulucu Rıza, zaten, bu türden işler için aranıp bulunurdu...
Bulucu Rıza’yı bulması aslında hiç zor değildi. İstanbul Kadıköyü’nün Yıldızbakkalı’ndaki tren köprüsüne gelinir gelinmez, Yeldeğirmeni mahallesine giden ilk uzunca sokaktaki bir kahvede aransa, şıpınişi, günboyu, kolayca bulunurdu. Bütün gün orada oturduğunu biliyorduk. Hem babamla beraber, yahut babamın benden istemesi üzerine oraya gittimde; çoğu zaman da, Yeldeğimeni Kemal Atatürk Ortaokulu'na gidip gelirken yolum ordan geçtiğinden, ben hep kolaylıkla bulurdum.
Bu bütün gün orda pinekliyişinden nasıl ve ne zaman vakit buluyor da siparişleri ertesi güne hazır ediyordu; işte burası akıl alır gibi değildi. Zaten onun bir sihirbaz ustalığında her şeyi bulup ortaya çıkartması benim o vakitler merakımı çeken bir şey olmuştu.
Bulucu Rıza kısa boylu, ince yapılı, biraz kamburca, sırtını ve çıkık omuzlarını yengeçvari bir yürüyüşle düzelte düzelte yürüyen, o vakitler ellili yaşlarında biriydi. Sakalı tıraşsız yüzünde, o sakal ne uzar ne kısalır, nasıl beceriyorsa hergün hep aynı uzunlukta kaba beyaz sakalıyla dolaşırdı. Biraz çalımı bozuk, çehre züğürdü biriydi. O, zayıf bedenine giydirilmiş dökümlü ceket ve pardesülerle, yahut paltolar içinde oturur, kahvehaneyi bir işyeri olarak bellemiş olmasına karşın, üstünü başını çıkartmaya nedense direnirdi. Bunu, yaz kış o giysiler içinde kalmasıyla sırılsıklam terlediği ânların huzursuz saatlerinden biliyorduk. Elinde mendil, zayıf olmasına karşın şıp şıp terleyen alnını silerdi. Dalgın bir tebessümle karşısındakini dinler, hiç karşılık vermeden, söz kesmeden habire başını sallardı. Bir de devamlı sigara tükettiğini anımsıyorum.
Biz onu bulduğumuzda, Bulucu Rıza, nasılsa oraya geleceğimizi biliyormuş da, bizi bekler bir hâlde karşımıza çıkardı. Buluculuğu onda öylesine bir kimlik oluşturmuştu ki, eğer ondan bir şey istenmezse, tüm yaşam damarları kesilmiş olacaktı. Belki de adamcağız pattadanak, ansızın ölüp giderdi.
Bulucu Rıza'yı yazımıza konuk ettiğimiz şu sırada, benzer bir kimliğin Türk edebiyatına ünlü romancımız, öykücümüz Zeyyat Selimoğlu tarafından çok önceleri tanış edildiğini de eklemeliyiz. Rahmetli, usta yazarımız, Selimoğlu'nun Deniz İnsanları adlı toplu-öyküler kitabında “Bulucu” adıyla tanıtılan karakter, bizimkine ne kadar da benzemekteydi; bunu, yıllar sonra, yazarımızın o yapıtını, okuma iştahıyla yalayıp yutarken, gördüm, not aldım da şimdi yeri geldi yazıyorum. Demek o vakitler bulucu olan başkaları vardı ki, bu aynı zamanda benim aktarmakta olduğum öykünün gerçekliğine bir kanıttır.
“Bozacının şahidi şıracı,” denmezse, bir ünlü yazarın tanıklığını burada kanıt yapabiliriz...
Bulucu'nun yanlış siparişler aldığı, hatalı mal sevkinde bulunduğu zamanlar da olurdu. Bir keresinde, Bulucu Rıza'nın, babamın kum, çimento, tuğla çekmek için ucuzundan bir ceraskal asansörü arandığını sırada, ertesi gün kat asansörü getirdiğini anımsıyorum. Yapıcıların asansörüyle yolcu asansörünü karıştırmış olmalıydı. Babam, nazik bir adamdı, Bulucu'yu kırmadı, asansörü alıp bir köşeye koydu. Sonradan, bir oluruna getirip, “Planda değişiklik yaptık, asansör boşluğu iptal edildi, al bu asansörü,” diye malı başından atacaktı. Asansör, geldiği gibi gerisin geri gitti.
Böyle hatalı işlerine karşılık Bulucu olmadan, ben o zamanlar öyle düşünür, öyle hayal ederdim ki, İstanbul'da inşaat yapmanın imkânı yoktu, binalar tamamlanamazdı. Bulucu, kara düzen işler peşinde dolaşan, hayalî bir adam gibi, bana göre, bir inşaat sihirbazıydı.
Gel gelelim, şimdi sıkı durun, Bulucu Rıza'nın bile bir çantası vardı. Hem niye olmasın ki? Bulucu'nun yaptığı az buz şey miydi, Perşembe Pazarı esnafından ne farkı vardı?
Bulucu'nun çantası, yanlış anımsamıyorsam, yağmurluk kumaşı gibi siyah muşambadan, fermuarlı, fermuar kapanış yerinde bir de kol bilekliği olan çantaydı. Bulucu bu çantayı bileğinde taşıyıp, eğer kahvehanedeki mesaiyi tamamlamışsa, bir yerlere yollanıyor olmalıdır. Ben onu pek sokakta görmediğimden, burasını ancak hayal edebilirim.
Çanta önemi ayrımında olan Bulucu Rıza, işin ve müşterinin ciddiyetine göre muşamba çantasını açar kapar, onunla iş görürdü. Çantasının içine bir tükenmez kalem sallandırır, sonra çıkarır, arada bir kareli- telli defterine onunla anlamsız karalamalar ve çizik atardı. Çantanın işlevselliğini gayet iyi anlamış biriydi. Ona buna da, bu yollu akıl vermeden duramazdı. Fırtınadan iskele tutturamayan lodosa düşmüş Ada vapuru gibi ortalıkta dönendiği zamanlarında, eğer işsiz kaldıysa, eğer ondan bir şey istenmemişse çantasız gelen müşterilerine, mimar ve mühendislere tatlı sert çıkışır, “Çantasız iş görülmez beyim, hırsızın bile tavuk kümesine girerken elinde bir çuvalı vardır, yahu!” derdi.
Bu sözlere o vakitler mim koymuş bulunan, bu yazarınız da, benzer şeyleri size aktarmaktadır.
Saçaklı Raziye hallerinde ortalıkta dolaşıp, ele güne laf, lakırdı verilecek yerde, elimizde bir çanta olsa ne çıkar bundan?
İmlâya gelmez bu kadar söz edip lafı gezdirdik ama, kısaca dememiz şuraya isabet etmelidir ki, çanta olmadan meslek sahibi olunamaz.
Fasıl sırasında nihâventte iken sazın birden karciğere dönmesi gibi, lakırdı çayımız demlenmeden, lafı sonuna getirince, “Eee... Ne var bunda?” denilecektir; biliyoruz. Deneme yazısı böyle bir şeydir; sizi ansızın yarı yolda bırakır...
2.yüzyılda yaşamış Romalı edebiyatçı Aulus Gellius, biz deneme yazıları meraklısı olanların pirîdir, ilk üstâdıdır. O da yazılarında böyle uzun uzadıya hikâyeler anlatırdı, sonra lafın sonunu getirmezdi... Bir de onun mimarlık yaptığına dair bilgiler vardır; kulağımıza çalındığınca...
Ne ki, Gellius çanta taşır mıydı, işte bunu bilmiyoruz. Ben taşımadığını düşünüyorum. Zira, Roma döneminde çanta değil, çuval tarzı şeyler kullanılırdı. Gellius gibi bir ustaya da çuval taşımak yakışmazdı herhalde... Ne bu, Arsène Lupen mi?
Günümüzde çok konuşup lakırdı sağanağı yağdıranlar için söylenen “Çuval değil ya, ağzını büzesin!” deyişi dünya dillerine de Roma edebiyatından geçmiş olmalıdır.
Biz de çuvallamadan sözümüze noktayı basıp deneme çantasını kapatmalıyız. Çıt ve çıt seslerini duydunuz mu, denemecinin işi o dakika bitmiş demektir: “Çıt, çıt!”





