|
Gökdelenleri sarsan yıl
Geleceğin mimarlık tarihçileri, 2001 yılını 'terörü ve savaşı da
sorgulayarak' anacaklar.
Artık ''geçen yüzyıl'' demeye başladığımız 20. yüzyılda 2001 yılı
bilim-kurgunun da gözdesi olmuştu... Ünlü yönetmen Stanley Kubrick 'in adı
bile sadece ''2001'' olan filmini televizyonda 2002'ye girerken gösterseler eğlenceli
olmaz mı?..
Uzaylıların gelip dünyalıların haline şaşırmalarından tutun, bir gökdelenden
öbürüne sırtlarındaki füzelerle uçan insanlara kadar, hayallerin
takvimine başlangıçtı 2001... ''King-Kong'' a da kendisi gibi azman gökdelenleri
ezdirmek için 21. yüzyıl bile beklenmedi...
Bütün bunlar artık geçen yüzyılın yazın ve sinema tarihinde yerini alırken
11 Eylül 2001 ise aynı bilim-kurgunun sanki ''ilk gerçekleşen'' senaryosu
gibi bütün insanlığı televizyonların başına kilitledi...
Eğer böylesi bir ''dünya ekranı'' kurulmasaydı, uçakların koca ikiz
kulelere dalışlarına, ardından iki dev meşalenin binlerce insanla birlikte
New York'un üzerine çöküşüne, milyarlarca dünyalı o unutulmaz ''şok''
la ve aynı anda nasıl ''tanık'' olabilirdi?..
Denebilir ki teröristler de işte bunu hesaplayarak, bütün çağların en
etkileyici ve bir o kadar da acımasız gösterisini planladılar... Bilimin
insanlığa sağladığı olanaklardan, hem eylemlerini gerçekleştirmek hem de
bunu ''göstere göstere'' yaparak dünyayı sarsmak için yararlandılar...
İşte bu olanaklardan en ''çekicisi'' ise hiç kuşkusuz ''gökdelenler''
di... Gerçi, ''yıkılan'' ikiz kulelerin aynı anda ''küresel ekonomik terörün''
simge binalarından olmaları, bu çekiciliğin belli ki temel nedeniydi...
Ancak, aynı simge için yeğlenen ''mimari'' de teröristler için bulunmaz
nimet olmuştu... 11 Eylül uçaklarının rotaları Dünya Ticaret Merkezi'ne yöneltildiğinde,
gözden çıkarılan sadece insan yaşamı değil, aynı zamanda birer ''siyasal
hedefe'' dönüşen ''en yüksek ABD gökdelenleri'' ydiler...
'İnadına' yükselmek...
Nitekim ABD Başkanı Bush , izleyen günlerdeki ''misilleme'' operasyonlarının
Afganistan kentleri üzerinden yükselen dumanı arasında bile aynı siyaseti
''İkizleri bu kez daha yüksek yapacağız'' sözüyle de belgeliyordu...
Amerikan Mimarlar Enstitüsü (AIA) Genel Başkanı J.D. Anderson ile AIA'nın
New York Başkanı M. Helfand da Türkiye'den Mimarlar Odası'nın ''Geçmiş
olsun'' mesajına verdikleri yanıtlarında şunları söylüyorlardı: ''Bu
korkunç eylemde teröristler, ulusumuzun en çok tanınan iki mimari ikonuna
saldırmayı seçtiler... Bu nedenle, bu tragedyanın mesleğimiz açısından
daha derin bir anlamı var...''
Ne var ki aynı AIA yöneticileri, yine Mimarlar Odası'nın bu kez de
''tarihi Afgan kentlerindeki insanlığın ortak mimarlık mirasının
bombalanmasıyla süren savaşa karşı da Amerikalı mimarların aynı tepkiyi
göstermeleri'' dileğine yanıt bile vermezlerken Başkan Bush'un ''daha yüksek
gökdelen'' inatlaşmasına da sessiz kalmayı yeğlediler..
Oysa AIA'nın birçok belgesinde, ''mimariye siyasilerin karışmaması''
savunuluyor ve mimarlığın siyasal amaçlara değil, toplumsal gereksinmelere
yanıt verdiğinde mesleki hedeflerle buluşabileceği vurgulanıyordu... Anlaşılan
11 Eylül saldırısı, sadece dünyayı ve gökdelenleri değil, Amerikan
mimarlarının ''mesleki ilkelerini'' de sarsmıştı...
Bir kente, hele New York gibi bir dünya kentine, hangi yükseklikte bina yapılacağı
''şehircilik ve mimarlık'' dengeleriyle değil de ''terör ve savaş''
politikalarıyla belirlenecekse, buna onay veren ya da itiraz etmeyen bir mimarlık
kuruluşu, kendi üyelerini de mesleki etik açısından nasıl denetleyebilirdi
ki?..
'Toprağı çoğaltarak satmak...'
AIA'nın ''Ulusal mimari ikonlarımız'' dediği ikiz kulelerin 20. yüzyıldaki
öncüleri olan ilk gökdelenleri, modern mimarlığın ünlülerinden Wright
daha o yıllarda bakın nasıl tanımlıyor: ''Temeldeki toprağın yüzeyini mümkün
olduğu kadar çoğaltarak satmayı amaçlayan mekanik bir hile...'' (L.
Benevoto-Modern Mimarlığın Tarihi'nden)
Türkiye'de de özellikle 1980'lerden sonra özgür bir yasal ve siyasal
ortam bularak boy göstermeye başlayan bu ''hile'' nin insan ve toplum üzerindeki
etkilerini de yine ABD mimarlık kuramcılarından Sobel şöyle özetliyor:
''Bir gökdelenin en üst katındaki manzara karşısında duyulan hayranlık,
caddeye inip, onun gölgesi altına girildiği anda yok oluveriyor...''
(Dizayn-Konstrüksiyon/Mayıs-1986)
Peki, insanlığın çoğunluğunu en üst kattakiler değil de
''caddedekiler'' oluşturduğuna göre, nasıl oluyor da şu ''demokratik'' ülkelerde
durmadan gökdelenler yükseliyor?.. Hatta ''en demokratik'' olan ve son olarak
Afganistan'a da bomba yağdırarak ''demokrasiyi taşımaya'' niyetlenen ABD'de
''en yükseğine'' söz veriliyor?..
Bunun yanıtını ise gökdelen mimarlığının ünlü Chicago Okulu 'ndan
Sullivan 'ın, bugünkü ''hırsları'' da tanımlayan şu tarihsel itirafında
bulabiliriz: ''Yüksek olmalıdır bina... Yüksekliğin gücüne ve kudretine,
coşku verici ululuğuna ve mağrurluğuna sahip olmalıdır.'' (L.
Benevoto-a.g.e.)
Demek ki ''güç ve kudret'' tutkusu da caddedekilerin gölgede kalmasını
umursamıyor... Onların oylarıyla iktidar olanlar bile, imar kararlarını ''yüksekliğin
mağrurluğuna'' üst katlardaki manzaralarıyla kavuşanların ''coşku verici
ululuklarını'' gözeterek veriyorlar...
Gerçeklerle 'dramatik' yüzleşme
İşte 2001, kim bilir kaç ülkede bu gibi ''demokratik'' (!) güç gösterilerinin
de sarsıldığı yıl olarak milyarların belleğine yerleşti... Ne var ki
''iki büyük talihsizliği'' de aynı belleklere yazarak...
Birincisi, gökdelenlerin insan hakları ve demokrasi savunucularınca artık
cesurca ve küreselleşme söylemlerine ödün vermeden yargılanması yerine,
insan yaşamını hiçe sayan bir başka demokrasi düşmanı ilkelliğin
''siyasal saldırı hedefi'' olmasıyla sorgulanmaya başlanması...
Oysa 1996'daki HABİTAT-II İstanbul buluşmasının ardından dünyanın her
bölgesinde yoğunlaşılan ''yaşanılır kentler için acil eylem planları''
toplantılarında saptanan öncelikli ''sorunlardan'' biri de küreselleşen
sermayenin ''gökdelen dayatmaları'' değil miydi?..
Aynı toplantılarda ve diğer birçok akademik forumlarda hemen her ülkeden
sayısız mimar, şehirci, toplumbilimci ve hatta ''iktisatçılar'' bile gökdelenlerin
artık gelişmenin değil, birçok olumsuz etkileriyle ''bunalım'' nedenlerinin
simgesi haline de geldiğini belirterek ''vazgeçilmesini'' önerdiler, öneriyorlar...
Ne var ki bu bilimsel uyarılara aldırmayan ''dünya medyasının'' sansürü
yüzünden gökdelenleri hâlâ ''çağdaşlık'' sananların 11 Eylül vahşetiyle
''uyanıp'' aynı tartışmaya katılmaları, şu ''iletişim devrimi'' denen sürecin
kimlerin çıkarlarına hizmet ettiğini de kanıtlamış oluyor...
Tarihe geçen 'suskunluk'...
Talihsizliklerden ikincisi ise ''Bunlar mimarimizi de vurdular'' diyerek bu
saldırıyı bahane edip Afganistan'ı cehenneme çeviren gökdelencilerin,
insanlığın ortak kültür ve mimarlık tarihinin de birikimlerini barındıran
kentleri aylarca bombalamalarına tüm dünyanın sadece 'seyirci' kalması...
Oysa aynı dünya, yine 2001 yılında, Taleban 'ın Budha heykellerini kırmasını
haklı nedenlerle lanetlememiş miydi?.. Ve yine aynı dünyanın, örneğin
''Eski Yugoslavya İçin Uluslararası Mahkeme'' si, 1990'larda tarihi Dubrovnik
kentini ve diğer benzer yerleşmeleri bombalayanları da daha 2001 yılı başlarında
yargılayarak ''ağır cezalar'' vermemiş miydi?..
Adriyatik ve Balkanlar 'da kültürel mirasa karşı işlenen bu ''savaş suçlarının''
insanlık adına yargılanıp cezalandırılmasına ''uygarlık için tarihi bir
dönüm noktası'' diyen UNESCO Başkanı Koichiro Matsuura 'nın bu duyarlı
demeci de 2001'in Nisan ayına ait gazete arşivlerinde yer alıyor...
Ancak yılın son aylarında Asya 'daki kültürel miras katliamına ait
haber arşivlerinde ise ne UNESCO'dan benzer bir çıkış var ne de her biri
Dubrovnik'ten bile çok daha eski Afgan kentlerinin tahribi karşısında
Matsuura'dan aynı tutum gözlenebiliyor... Üstelik, savaşı birlikte sürdüren
ABD ve İngiltere, yakın geçmişte ''UNESCO hep 3. dünyanın kültürüyle
ilgilenir oldu... Biz artık bu kuruluşta yokuz'' diyerek hem ayrılıp hem de
desteklerini aynı ''birliktelikle'' geri çektiklerini de unutarak...
Yine üstelik, tarihe karşı da acımasız Yugoslav komutanlarının ''suçlu''
sayılmalarına neden olan, 1954'te La Haye 'de bağıtlanmış ''kültürel
mirasın savaşta da korunmasına'' dair sözleşmedeki ABD ve İngiltere'ye ait
imzalar bugün ve Afgan kentleri için de geçerli olduğunu anımsamadan...
Ve, ilk çağrı İstanbul'dan...
Neyse ki Uluslararası Mimarlar Birliği 'nin (UIA) Avrupa-Balkanlar-Rusya-
Kafkasya-Ortadoğu-Doğu Akdeniz ve Ege ülkelerindeki mimarlık kuruluşlarının
temsilcileri 7-10 Aralık 2001 günlerindeki İstanbul toplantılarında bu
insanlık ve kültür düşmanı savaşı kınadılar da ''suskun dünyanın''
onurunu kurtardılar...
Uluslararası buluşmaya ev sahipliği yapan Mimarlar Odası'nın önerisiyle
hazırlanıp ''oybirliğiyle'' kabul ve ilan ettikleri ''UIA-I. ve II. Bölge -
İstanbul Bildirgesi'' nde özetle dediler ki ''Asıl savaş yoksullara karşı
değil, yoksulluğa karşı; kültürlere karşı değil, kültürler arası ayrımcılığa
karşı ve mimarlık kaynaklarını yok ederek değil insanlığın uygarlık değerini
koruyarak ve yaşatarak verilmelidir...'' 2001'in son ayında İstanbul'dan dünyaya
yapılan bu tarihsel çağrının, 2002'de tüm ülkemizle birlikte tüm kıtaları
ve ABD'yi de sarmalaması dileğiyle...
Cumhuriyet- Oktay Ekinci
|