Haberler

Guy Zucker ile FOA’dan Alejandro Zaera-Polo’nun Söyleşisi

Tarih: 27 Eylül 2006 Kaynak: 3bny.org Çeviren: Derya Karadağ, Gizem Ekiz, Gökçe Aras



Bu söyleşi, FOA ofisindeki gelişimin ilginç bir dönemine denk geldi. Son birkaç ay içinde sırasıyla, Yokohama terminali açıldı, Alejandro Zaera-Polo Berlage Enstitüsü’nün başına atandı ve aynı dönemlerde FOA, mimari tipoloji araştırmalarına dayanan ve değişmez olan ilgi alanını değiştirdi. Bu olaylarla ilgili olmamakla birlikte, 1995 senesinde Yokohama tekliflerinin kabul görmesi, ofis için yeni başlayan bir döneme işaret ediyordu. Bu dönem, yazı ve görseller ile ilgili teorilerden uzaklaşılarak mimari söylevin mutlak alanları ile meşgul olunan bir dönem. Son yıllarda, profesyonellerin geleneksel sınırları dahilinde bulunabilecek yenilikçi fırsatların araştırılması ile ilgili disiplinlerarası teorilerden radikal bir geri çekilme dönemi söz konusu. Genelleme yapılacak olursa, mimari metodları değişen küresel durumlara yanıt olarak gören aynı kuşaktan mimarların, pek çok mimari pratiğinde benzer ilgileri görmek mümkün. Belirli bir biçimde, ticari kültüre yönelik olan bu saldırgan tutum, mimarların etken ve yenilikçi, fırsatçı ve aynı zamanda sosyal sorumluluk sahibi, teknokratik olmadan profesyonel olabilmeleri için beliren taleplere yanıt niteliğinde.

Üslupsal olasılıkların indeks halinde görüntülenmesi ile tipolojinin tipik ilişikisinin, en baştan yenilikçiliğin konseptine karşı durduğu görünüyor. Bu anlaşmazlık, mimarlık tarihinin bazı önemli olayları sonucu biçimlendi. Mimari tipolojilerin geleneksel kavramı, 19. yy’da Beaux-Arts Akademileri tarafından biçimlendirildi. Kültürden gelen üsluba karşı durarak, katı akademik disiplin ile profesyonel işler inşa etmeyi amaç edinen Beaux-Arts Akademileri, tip teorileri ile üslupsal içerik arasındaki ilişkiyi vurguladı. Daha sonra, modernist avant-garde’lar Beaux-Arts Akademileri’ni ve onun, günümüzde hala güçlü etkisi devam eden ve kabul gören tipoloji odaklı yenilikçilik kavramını reddettiler. FOA’nın uygulamaları açık olarak modernizmin niteliklerine sahip. Bununla birlikte, bilgisayar destekli tasarım ve bilgi teknolojilerinin hesap özetine dayalı tutarlı bir bütünlüğü araştırdıkları görünüyor. Bu söyleşi FOA’nın yenilikçilik anlayışını takip etmek ve bilgi birikimini mimari tipolojilerde kullanma yolunu görebilmek için önemli bir fırsat.

Guy Zucker: FOA’nın işlerindeki en belirleyici öğelerden birisi de uyum için saplantı derecesinde çaba harcamaları ve projenin pek çok elemanını birleştirerek düzenli hareket etmelerini sağlamaları. Sizin kuşağınızdaki diğer mimarlar da benzer kavramlar ile hareket ediyorlar. Bu tutarlılığın arkasındaki dinamo nedir?
Alejandro Zaera-Polo: Bunun kuramını iki değişik yol ile oluşturabilirsiniz, fakat tasarımcı olarak çevrenin değişikliklerine duyarlı olmalı ve bir disiplin altında toplamalısınız. Benim düşünceme göre, 80’lerin mimarlığı, değişik parçaların kesin bir duyarlılık için birleştirildiği kolajın potansiyelini keşfetti. 68’lerin geç modernizmine ait teknokratik anonim düzenlemeler, bizlere hiçbir düzenin olmadığı kompleks ve bölünmüş bir dünyada yaşadığımızı farkettirdi. Gösterilen tepki ise buna karşıydı. Baştan sona uyumlu ve aynı zamanda farklılaşan düzenlemeleri araştırmak daha çok ilgimizi çekti. Tekrarlanan eski modernist paradigmaların, çağdaş kültür ile pazarlık yapacak kadar yeterli olmadığının farkındaydık ama bu düzenlemelerin uyum üretimi konusundaki kapasiteleri ile ilgilendik. En başta, faklılaşma ve yineleme ile ilgilendik ve bunu doğrulamak için pek çok türden teorik ispat bulabilirsiniz fakat teorik olarak bilinçli olduğumuz konusunda şüphelerim var. Kısaca, 80’lerde ihmal edilmiş türdeş düzenlemelerin her nasıl oluyorsa daha ilgi çekici bir seçenek olduğunu bulduk. Şimdilerde 50-60 yaşlarında olan kuşak, hala farklı kültürlerin ve tarzların karşılaşmasından büyüleniyor. Bizler, CNN, e-mail, uçak seyahati, internet vb. bilgi teknolojileri ile küreselleşen dünyada yetişen ilk kuşaktık. Parçalanmaya rağmen kesin bir türdeşlik ve uyum yakalamamız sayesinde, uyum sistemini resmen bulduğumuzu tahmin ediyorum.

GZ: Yokohama Teminali, Azadi Cineplex ve Dünya Ticaret Merkezi için yapılan öneri projesi gibi bir takım projelerinizde uyumu başarabilmek için büyük çabalar sarfediyorsunuz. Strüktür ve yüzey çok fazla farklılaşamıyor. Daha az fiziksel ve maddi güç ile benzer etki sağlanabiliyor ise bu duruşunuzu nasıl haklı çıkarabilirsiniz?
AZP:
Ben bunun yapılabilecek tek şey olduğunu söylemiyorum. Bunun yüzyıla damgasını vuracak mimari anlayış olduğunu da iddia etmedik. Biz sadece araştırmalarımız için bir yol olarak uyum ile ilgileniyoruz. Fakat daha önce de belirttiğim gibi, artık sizler bunu farklı birçok şekilde teoriye dökebilir ve yorumlayabilirsiniz. Teorik, politik ve sosyolojik fikirleri bir araya getirip mimari bir sonuca ulaştık. Şimdi ise basit bir şekilde sadece mimari düzenlemeleri araştırıyoruz.

GZ: Bu sadece kişisel ilgi meselesi mi?
AZP:
Evet, ama yalnızca “ben bunu sevdim” meselesi değil. Bazı izlerin ve eğilimlerin adını üretken ve yaratıcı kimliğinizle koyabilirseniz, kişisel ilgi alanları, uygulamanız sırasında pek çok sorununuzun çözümü olabilir. Belki Farshid ve ben yabancı olduğumuz için uyuma ihtiyaç duyuyoruz. Bunu açıklamak için pek çok iddiada bulunabilirsiniz ve biraz çaba gösterdiğimde uyum sorununu telafi de edebiliyorum. Fakat benim düşünceme göre, günün sonunda bazı şeylerin ilginç olduğunu hissediyorsak, bunun nedeni aldığımız kapsamlı mimarlık eğitimi ve mimarlık tarihi konusundaki bilgilerimizdir. Biz, farklı düzenlemeleri biliyoruz ve bir noktada diğer yaklaşımlara meydan okuyan bir şeylerle karşılaşıyoruz. Bu bizim kişisel ve profesyonel geçmişimizin karışımı ve kariyerimizin başlangıcında bunu koruyoruz.

GZ: Konsept üreticisi olarak teoriden uzaklaşmak, faydacı konuşma sanatına yönelmek günümüz dünyasında çeşitli söylevler içinde yer bulabiliyor. Bu kuşağın bir parçası olarak, teorinin geçmişe dönük ve yararlı anlatımını nasıl açıklayabilirsiniz?
AZP:
Bence teori pazarlamaya benziyor. Bir proje üzerinde çalışırken, sosyolojik olarak kuram oluşturmuyorum. Geometri, strüktürel davranış ya da sirkülasyon diyagramları ile kuram oluşturuyorum. Tasarım yaptığımda, en son eleştirilen moda hakkında düşünmüyorum. Bununla birlikte, günümüz dünyasında kendinize bir konum belirlemek istediğiniz zaman bu kullanışlı bir araç olabiliyor. Bu, müşterilerle iş yaparken de büyük avantaj sağlıyor. Projeye uzaktan bakarak ve müşterinin politik duruşuna saygı duyarak anlatmamı sağlıyor. Bundan bir sonraki kuşakta yer alacak mimarlar şimdiden mimarlığın bir disiplin olarak öldüğünü söylüyorlar ve yeniden canlandırmak için dışarıdan gelecek bir takım fikirler arıyorlar. Ben mimarinin yalnızca sosyolojik ve politik inanışlardan ibaret olduğunu düşünmüyorum. Başarılı olacak olursak, bunun nedeni disiplinin tarihine dayalı yeni çözümler üretmiş olmamız olacaktır. Bazı aşamalarda teori, projede verilecek olan kararlara yardım edebilir. Bununla ilgili olarak şaşırtıcı olan, günümüzde mimari teori denildiğinde akla politik, sosyolojik ve antropolojik teoriler gibi kültürel teorinin gelmesi. Bundan dolayı mimarlar kendi araçları ile ilgili olarak teori oluşturma kapasitelerini kaybettiler. Bu nedenle mimarlık tarihine dönüş tipolojik analiz günümüzde ilgi çekiyor. Terk edildiği andan bu yana araştırmalar mimari içeriğini kaybetti ve bence tasarım araştırmasının yapılması gerekiyor.

GZ: Bu durumda, bir zamanlar oldukça belirgin olan eleştirel ile eleştirel olmayan uygulamalar arasındaki ayrımı nasıl yapıyorsunuz? FOA’yı SOM’dan nasıl ayırt ediyorsunuz?
AZP:
Kendi uygulamalarım ile SOM arasında farklılıktan çok uyum görüyorum. Aynı arenada çalışıyoruz. Belki de en büyük farklılık onların 400 kişiyi beslemek zorunda olması. Bu da bir olaylar zinciri oluşturuyor; pazarlamayla ilgili daha çok eleman işe almaları gerekiyor, daha geniş sigorta poliçeleri, daha geniş kaynakları var ve kişiler arasındaki ilişkiler daha mesafeli. Bugün kullanılan üretim yöntemleri, bu çeşit ofisler üretmiyor. Bu nedenle büyük kurumların ayakta kalabileceğini sanmıyorum. Büyük ölçekli projeler oluşturmak için bile kolayca anlaşma yapabiliyoruz. İnanıyorum ki sonunda müşteriler, daha küçük firmalarla iş yaptıklarında tasarımcının onlarla daha çok ilgilenebileceğini anlayacaklardır. Yapısal ve bütçe analizi ile ilgili yaratıcılıktan da bahsediyorum. İyi bir mimari, insanların hayatını değiştirecek ve tecrübelerini başka bir şekilde düzenleyecek şekilde nitelendirilmelidir. Bu bir fırsat meselesi. Bazen geleneksel bir ofis binası üretirsiniz ve bazen de bir terminalin çalışma şekline meydan okursunuz. Örneğin Herzog & de Meuron’un El Croquis’daki son işlerinin ustalığına çok şaşırmıştım. Basit bir ofis binası gösteriyorlar. Tipolojik olarak oldukça geleneksel fakat bir şekilde binanın ön cephesini ya da tavanını bükerek tamamen farklı bir etki yaratıyorlar. Çok kısıtlı durumlarda bile farklı etkilere ulaşılabileceğine inanıyorum ve müşteriden komisyon ya da özet beklemeden sadece inşaat servisi veriyorum.

GZ: Teori bir yana, FOA’nın meydana çıkışı, uygulamanın başlangıcından bugüne, üzerinde durduğunuz belirgin farklılıkla ilgili, resimler ve maddeler arasındaki farklılık...
AZP:
Sonuçta mimarlık maddesel bir meslek. Her zaman oynayabilirsiniz. Bence Rem, maddesel olmayan ve programlanmış olan şeylerle oynamaya çalışıyor. Bunlar, bazı yönlerden daha çağdaş, fakat ben bu konuya şüpheci yaklaşıyorum. Bence bir binayı yapmaya başladığınız zaman konuyu anlamanız önemlidir.

GZ: Bu bir malzeme mi yoksa programlama dili fırsatı mı?
AZP:
Örnek olarak Prada mağazasına bakılacak olursa bu doğru, orada bir programlama var. Soyunma odalarında arkanıza bakabilmek için geleneksel mimariye değil kameraya ihtiyacınız var. Buna karşı olduğumu söylemiyorum ama bence bunun için Prada ya da Guggenheim gibi mimarın sofistike yönüne değer veren ve bunun için de daha fazla ödemesi gerektiğini bilen müşterilere ihtiyacımız var. Bu, bir tarafta Frank Gehry ve Steven Holl gibi mimarların diğer tarafta ise sadece servis hizmeti üretenlerin olduğu ABD’de problem haline gelebiliyor. Fakat bence anlaşmazlık ve tartışmalara göğüs gerilmezse, mimarlık disiplini için üretim azalır.

Geçenlerde Frank Gehry ile akşam yemeği yedim. Bana tasarımını yaptığı fakat inşa edilmeyen özel bir konut projesinden bahsetti. Konut için aldığı ücret %125 ve sonunda müşteri Frank Gehry ile çalışarak yapılan reklamda o kadar başarılı olmuş ki konutu inşa etmesine gerek kalmamış. Öyle görünüyor ki bu işlem mimariyle ilgili görseller veya hayat tarzları gibi ürünler ortaya koyuyor. Ama bu ürünler mekanda iz bırakmıyor veya insanların yaşam biçimlerini değiştirmiyor.

GZ: ‘Maddesel meslek’ derken tam olarak neyi kastediyorsunuz ve bu konudaki tanımınız ne kadar geniş?
AZP:
Oldukça geniş. Mimarlık kavramını anlatmak için ikonografik ve kültürel malzemeler mevcut. Önemli olan insanları bir araya toplayıp aralarındaki mesafeyi ortadan kaldırabilmek. İnsanların sokaklardaki hareketi bile onun fiziksel özelliklerini analiz edebileceğimiz bir maddesellik formu. Hareket hızları, mesafeler vb... Örneğin Japonya’da insanlar sokakta aynı hızla yürüyorlar ve farklı bir hızla yürümek saygısızlık olarak algılanıyor. Eğer Ortadoğu’ya giderseniz, insanların Japonya’ya ya da İngilitere’ye oranla daha fazla fiziksel temasta bulunduklarını görürsünüz. Sonuç olarak bunların hepsi projenin bir parçası olabilir. Fakat tüm sosyal ve politik incelemelerin ardından bunları mimarların kullanabileceği şekilde, geometri, ölçek, sürtünme, direnç, oryantasyon, yön, akış vb. açılardan da düzenlemeniz gerekir. Amerikalılar’ın oturup nasıl yemek yedikleriyle ilgili sosyal bir analiz yapmıyorum. Onlara bakıyorum, oturdukları masanın büyüklüğünü inceliyorum.

GZ: O halde siz mimarlığın ideolojik bir yönü olduğunu ya da politik öğeler içerdiğini düşünmüyorsunuz.
AZP:
Hayır, bence mimarlık her zaman politik öğeler içerir. Ama politikanın projeye tam anlamıyla işlediğini göremezsiniz. Bu Albert Speer’in kötü bir mimar olduğunu söylemeye benzer. Oysa ki aslında öyle değildi. Nazilerle iyi anlaşmasına rağmen iyi bir mimardı. Bu Teragni için, Vichy’e yakın olan Le Corbusier için ya da komünistlerle iyi geçinen Mies için de aynı. Onların politik görüşlerinin mimarlıklarına etki etmesi için bir sebep yok. Japonya’ya gittiğimde, hedefim politik bölünmüşlüğü ortadan kaldırmak değildi. Mimarlığın hedefleri arasında politik görünümü değiştirmek gibi bir şey olması gerektiğini de düşünmüyorum. Bazı şeylerle oynayabilirsiniz, hatta bazen bazı fırsatlar da yakalayabilirsiniz. Ama bunlar alanların poltikasına göre değişmez. Bu da mimarı memnun eder. Maddelere bakıyorum ve bazı şeylerin derecesi, hissettirdikleri ya da eğer varsa yataydaki deformasyonları beni heyecanlandırıyor. Yaptıkları özürlülerin kulanımına uygun olan ve keyif veren aykırı mimarları seviyorum. Rampaları ve sürekliliği olan yüzeyleri sevdiğim için bunu yapıyorum. Örneğin Yokohama’da yaptığımız binadaki sirkülasyon alanlarının sürekliliği sayesinde sokaktan geçen özürlüler de binayı gezebiliyorlar.

GZ: Geçenlerde, “Yöntem fikirden daha önemlidir” dediniz. Özenilmiş ve vurgulanmış bir fikri, sezgi ve motivasyonla sürdürülen yöntemlerden nasıl ayırt edebilirsiniz?
AZP:
Ben mimarlık eğitimi alırken, bu ifade yöntem için kritik bir ifade olurdu. Aslında bir fikrin olur ve bu fikre göre bir yapı yaparsın. Bu tasarım metodu malzeme organizasyonu için örnek bir fikir olabilir. Ama gerçekte bir proje yapacağın zaman kesinlikle malzemenin kalitesine senin karar vermen lazım. Burada senin niyetin ve malzemenin kalitesi direkt ilişki içinde oluyor. Ben önce amacı belirleyip sonra malzeme seçiminde onları razı etmenin kötü olduğunu düşünüyorum. Beni bir madde parçası bulabilecek olmak ve bu maddeyle bir şeyler yapmayı denemek çok heyecanlandırıyor. Örneğin Amerika’da ya da Japonya’da bir şeyler yapıyorsunuz ve onların kültürleriyle ilgili bilgi edinebiliyorsunuz. Çalıştığınız yerde, onların mekanlarındaki olanakları ve malzeme görünüşlerinin ürünlerle ilgili bilgi verdiğini görürsünüz. Orada tabii ki kendine özgü malzemelerle ilgili bulunabilecek kesin fikirler olacaktır. Bu fikirlere karşıt fikir olarak madde seçimi, araçlar ve yöntemler var.

GZ: Üretken tasarım araçlarını mimari tipolojilerde kullanmaya başladığınızdan beri ofisin gelişimini nasıl tanımlarsınız?
AZP:
Columbia Studio’dayken tiplolojilerin kullanımı hakında gözden geçirmeler yapmaya başladık. Tipolojileri revize etmek dışında başka bir fikir de olabilir diye düşünüyoruz, ki bu mimarlık tarihinde son 20 yılda ihmal edilmiş bir şeydi. Bir çok araştırma sonucunda bunu yapabiliyoruz. Sonuç kuramsal olarak tipolojik olmamasına rağmen aslında tipolojik. Eğer oranlar, ilişkiler ve strüktürlerle çalışsaydık bunların hepsi teori ve felsefelerle değil binalarla tanımlı olurdu. Üretken cihazlarla tipolojilere bakmanın yolunun kopyadan daha iyi olacağını düşünüyoruz. Eğer bölünmüş yolların tipolojisini analiz edebilirseniz, bu hepimize farklı bir mimari bir görünüm getirir. Kopyalama yapmadan mimari malzemeyi nasıl işlemek gerektiğini, değişimi ve üretimi öğrenebilirsiniz. Sonuçta tipolojiler kullanılıyor. Tipolojileri kullanmamak tasarladığın arabanın eski sistemini bilmemeye benzer. Bunların karşılaştırılabilecek çok temel kesin kuralları vardır. Ancak bundan sonra ideal şekilde çalıştırabilirsiniz ve biz idealist değil gerçekçiyiz. Bu stüdyo hakkında bizi gerçekçilikle karşılaştırıyor diye düşünülebilir. Oysa biz asla yoğun tipolojik ilgimize kolayca bir kuram oluşturmadık. Çünkü bu rahat olmazdı, biz rahatça tipolojilerle ilgili konuşabilmeyi gerçekleştirdik.

GZ: Önceki makalenizde sizin tiplerinizdeki işaretler hakkındaki düşünceniz, tiplerin kullanımına dayanmayı reddediyor. Bu kesin tipolojilerin niteliği ile birlikte işaretlerin isteğe bağlı anlaşması konusunda nasıl uzlaştınız?
AZP:
Geleneksel tipoloji kullanımlarını reddettik. Bu yol, şehrin bir kısmında yenilik için yaşanılmayan fazla odalar kullanılmasıydı. Siz bu canlandırma manzaralarla çalışabilirsiniz ama beni sadece organizasyon ve geometrik mimari görünümler ilgilendiriyor. Hisleriniz ve mekan arasında daha radikal ilişkiler oluşuyor. Guggenheim ya da Colorado kanyonuna gittiğinizde tepkiniz çok ilkel bir dürtüdür. Nereye geldiğiniz sizin için farketmez. Gerçek olan şu ki, ne kadar bilgili ve kültürlü olursanız olun, A noktasından B noktasına kadar yürümeniz gereken mesafe hesaplanmalıdır.

GZ: Rossi büyük eserlere baktığında, bunlardaki fonksiyonel değişimlerin sabit ve zamana bağlı olmadığını tanımlıyor. Size göre kusursuz malzeme düzeni olarak bunlar nasıl düzene sokulur?
AGZ:
Rossi’nin yorumları tarih ve ikonografiyle derinden alakalıdır. Fakat bunların özü ikonografik değildir. Örnek olarak, bina cephesinin modeli, kanal suyu ihtiyacı nedeniyle geliştirilmiştir. Böylece ikonlara ait verilere göre ve suyu uzaklaştırmak ya da mesafeyi düşürmek gibi çok basit bazı şeyler yapmak zorundadırlar. Durand ve bunun dizinsel kullanım tipine daha çok ilgi duyuyorum. Onun klasik tip ikonografi ile ilgilendiği doğrudur. Fakat üzerinde önemle durduğu nokta kesin fonksiyonlar ortaya çıkaran organizasyonlar yapmaktı. İkonografiyi bir malzeme gibi kullandığınızda insanların yaşama şekillerini değiştirebilecek yeni bir organizasyon yaratabilirsiniz.

GZ: Tipolojilere olan ilginizi gelecekteki projeleriniz için bir hareket noktası olarak kullanmayı ya da teknik olarak geliştirmeyi tasarlıyor musunuz?
AZP:
Yaşamın ötesinde özel konum ve durumlardaki projelerde temel olarak benim daha çok ilgimi çeken, bu projelerin genel kalitesi. Bu değiştirilebilir, çarpıtılabilir ya da özel bir düzenlemede kalabilir. Projenin genel kalitesiyle ilgili olmak şunu ifade ediyor. Projenin konseptine uygun başka şeyler kopyalanabilir. Bunun sonucunda proje, daha az özel içeriğe sahip ve daha fazla küreşelleşmiş olur. Geçmişte bunu sömürgeciler de uygulardı. Daha önce imparatorluk olan, diktatörlükle yönetilirken ikinci sınıf ülke haline gelmiş, şimdi de Amerikan kültürü tarafından istila edilmiş bir ülkeden geliyorum. Bunun güzel olduğunu düşünüyorum. Romalılara ilgi duyuyorum ve onların kurallarının, kültürlerinin ve özel mekanlarının ötesinde olduğu ortada. Bence en zeki insanlar İspanya''da doğup Romalı gibi davranan insanlardır. Onlar istilacılara karşı koyarak sistemi ustalıkla yönetmişlerdir.

GZ: Bu görüş ve sizin ilgi alanınız olan “alanların tekilliğinden yararlanmak anlamına gelen göçebe teknikler” nasıl sıraya koyulabilir?
AZP:
İnanıyorum ki bu, sistemi korumak için çok dar bir düşünce. Bir sistemi içindeyken nasıl yöneteceğinizi biliyorsanız, bence bu başka birini öğrenmekten daha ilginç. Bu sömürgeleştirmek için tecrübenizi arttıracak en önemli şey.

GZ: Fakat bunlar farklı şeyler, sizin tarifinize göre yabancılaşma, başarı için bir taraftan hiyerarşiyi ortadan kaldırmakla, diğer taraftan da hiyerarşik bir yapı kurmakla ilgili.
AZP:
Evet. Ya kapalı bir sistem ve kültür oluşturup istilacılara karşı kültürünüzü korumakta başarılı olursunuz ya da her çeşit kültürü kucaklayıp kendi öğreti ve kültürünüzü test etmeye karar verebilirsiniz. Benim daha çok ikinci seçenek ilgimi çekiyor. Bu şu anda İsrail ve Filistin arasında olanlara benziyor. Halk ne pahasına olursa olsun mevcut inanç sistemlerini korumaya ihtiyaçları olduğuna inanmış, fakat işin tuhaf tarafı kot pantolon giyinmiş Filistinli savaşçılara rastlamanızdır. En azından Afganistan’da değişmemiş spesifik bir kültür görürsünüz. Amerikalıları karşıladım ve onların oyunlarını oynamayı denedim. Kendi oluşturduğum kültürün en iyisi olduğuna tam olarak ikna olamadım ya da bu kültürle benzerliğin sadece olasılıktan ibaret olduğunu gördüm. Yabancılaşmaya karşı ilgiliyim çünkü inanıyorum ki en zeki insanlar farklı kurallarla yönetebilen insanlardır.

GZ: Uyumlu sistemlere ilgilisiniz ve kaygınız tipoloji görünümlerinin ima edildiği bir strüktür temeli aramak. Eğer sistem içindeki çalışma sınırlarını kabul edersek üstün sistemler dışında mümkün bir ilerlemeyi inkar edebiliriz.
AZP:
Her zaman durumunuzu tahmin edebilirsiniz, fırsatlarınız hakkında düşünebilirsiniz, nesnelerin gidebildiğini göstermek için kesin parametrelere dokunabilirsiniz fakat bunlarla ilgisi olmayan ideal dünyayı nasıl geliştirebileceğinizi bilmiyorum. Keşfedilen sistemlere olan ilgim genelleşebilir ve deneyimimle çok şey yapılabilir. İspanya’da sıkıntıdan patlamışken yeni tanıştığım insanların bile geçmişiyle ilgili her şeyi bilebiliyordum. Kapalı kültürel koşullarda çok tipik insanlar oluyor. Ben ABD’ye çalışmaya gittiğimde çok zor İngilizce konuşabiliyordum ve hep çizim yapıyordum. Michael Hays orada inşa edilmemiş binalar hakkında konuşuyordu ve ben söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Avrupa’da herkes şifrelere çok alışık. Çok eskiden beri varolan binalara kadar kesin sistemlerle ilgili bir tavrınız olabilir. Eğer usta bir virtüoz tavrı içinde olursanız sadece bazı şeylere değer verebilirsiniz. ABD’de aynı şey yirmi kez tekrar ediliyorsa onu alıp almamak sizin tercihinize kalmış. Bu değişim tabakası kültür etkileşimine izin verir. Ben şöyle düşünüyorum; çok ilginç bir kültür gelip diğerine dokunduğunda, genel olarak bu tabaka gelişmiş bir uyum içindeyse ve kesin tabaka değişimlerini içine alabiliyorsa, bu zenginliktir. Bölgesel kapitalizme sadece Japonya, Çin ve Kuzey Avrupa’daki gelişmişliğe göre değer verebilirsin. Değişim için bir tabaka yoksa bu çok kültürlülük değildir.

GZ: “Malzeme kültürü kültürlerarası bir iletişim şeklidir.” Bütün bu söylenenler arasındaki ilgiyi nasıl kurabilirsiniz?
AZP:
0 derecesindeki kesin alanlarla ilgilenebileceğinizi düşünüyorum. Orada sizin geçmişiniz ne olursa olsun bedeniniz ve dünya arasında çok basit bir ilişki var. Bu ilişki uzaklıkları, geometriyi ve ışığı düzenler. Bugün piyasdaki herkas benzer bir amaçla ve işaretlerle birbirini bombardımana tutuyor. Medyadaki kültür homojenleşiyor. Bence bu alanlarda çalışmak için çok güzel bir fırsat. Strüktür ve madde, dile ve kültür bilgisine ihtiyaç duymadan iletişim farklılığını oluşturuyor.

YorumlarYorum Sayısı: Henüz hiç yorum yapılmamışBütün yorumları forumda okuyun!
Bütün yorumları forumda okuyun!
Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.