Haberler

TBMM Çevre Komisyonu Başkanı''ndan Umut Verici Sözler

Tarih: 26 Mayıs 2008 Kaynak: Açık Radyo
Ömer Madra: Bugün AKP Ankara milletvekili ve aynı zamanda TBMM Çevre Komisyonu Başkanı Haluk Özdalga konuğumuz. Hoşgeldiniz

Haluk Özdalga:
Hoşbulduk, hayırlı sabahlar diliyorum.

ÖM: Sizi burada tekrar görmek bizim için keyif verici.

HÖ:
Teşekkür ederim, ben de büyük zevkle geldim, benim için de büyük zevk burada bulunmak.

ÖM: Türkiye’nin, özellikle siyasi karar alıcılar nezdinde ve bürokrasi nezdinde çevre koruma mücadelesi nasıl gidiyor?

HÖ:
Türkiye’de çevre bilinci, daha gelişmiş Batı ülkelerine kıyasla daha zayıf, bunu kabul etmemiz gerekiyor, fakat çok sevindirici bir iki husus var. Birincisi bu bilinç çok hızlı bir şekilde yükseliyor Türkiye’de. Hemen her geçen sene çevre bilincinin yükseldiğini ve toplumdan gelen taleplerin arttığını görüyoruz. İkincisi ise benim daha önce bilmediğim veya düşünmediğim bir husus; Çevre Komisyonu Başkanı olduktan sonra TBMM’de bunu daha kuvvetli olarak görme fırsatım oldu. Türkiye’de çevre konusunda çalışan, çok vasıflı, çok nitelikli gönüllü kuruluşlar var, STK’lar var. Çevre Komisyonu Başkanı olduktan sonra bunu daha iyi görme fırsatını elde ettim. Hatta açık olarak söylemek istiyorum ki, özellikle çevre konusunda çalışan bu gönüllü kuruluşların, bu STK’ların bir bölümü –bunu da çok sevindirici bir husus olarak altını çizerek söylemek istiyorum- pek çok durumda ilgili kamu kuruluşlarından, devlet kuruluşlarından bile konuya daha sahipler ve vakıflar, Türkiye’de ne olup bittiğini ve dünyada ne olup bittiğini çok iyi biliyorlar. Biz de TBMM Çevre Komisyonu olarak bu STK’lar ile birlikte, bu kuruşlarının her birinin çalıştığı alanlarda çok yoğun bir işbirliği yapma niyetindeyiz. Bu konuda bazı toplantılar yaptık, bu kuruluşların görüşlerini dinledik ve çevre ile ilgili değişik konular gündemimize geldikçe, o konuda çalışan gönüllü kuruluşların, derneklerin, STK’ların katkısını giderek artan bir şekilde almak istiyoruz, çünkü bu gerçekten çok yararlı oluyor, bundan büyük faydalar gördüğümüze inanıyorum.

ÖM: Biz de Açık Radyo olarak uzunca bir süredir iklim değişikliği ve çevre konusundaki çalışmaları yakından takip etmeye çalışıyoruz. Yeni programlarımız içinde de bu konuda çok sayıda programımız var, hem de sözünü ettiğiniz STK’larla da yakın temasımız oldu. Bizim sık sık atıfta bulunduğumuz, dünyanın önemli iklim bilimcilerinden James Hansen’ın söylediği bir sorun var; bilmiyorum katılır mısınız? Hansen diyor ki; “iklim değişikliği konusunda, bilim camiasının anladığı şeyle, asıl bu konuyu bilmesi gerekenlerin, yani kamuoyunun ve de siyasilerin, karar alıcıların arasında bir bilgi boşluğu var. Buna bürokrasiyi özellikle dahil edebiliriz. Medyanın da bu boşluğu kapatması için çok gayret sarfediyoruz, kendimize böyle bir görev biçtik. Buna ne dersiniz? Önemli bir sorunumuz bu.

HÖ:
Doğru, ben de büyük ölçüde katılıyorum bu görüşe, siyasi karar alıcılar arasında ve özellikle de bürokrasi içinde ciddi bilgi eksikliği, bilgi boşluğu var özellikle iklim değişikliği konusunda. Bu hem yeni bir konu, hem de teknik açıdan çok karmaşık bir konu. Bu bilgi boşluğunu biz de görüyoruz, hissediyoruz. Bu konuda da biraz önce söylediğim gönüllü kuruluşların ve bu konuda çalışan bilim insanlarının katkılarının çok önemli rol oynadığını düşünüyorum. Bu teşhise, gözleme katılıyorum büyük ölçüde, bunu elimizden geldiği kadar telafi etmeye, kapatmaya çalışıyoruz, hızlı bir çalışma içindeyiz iklim değişikliği konusunda, çünkü Türkiye biliyorsunuz biraz geç kalmış durumda. Bu gecikmeyi kapatmak istiyoruz.

ÖM: Geçen yıl aralarında benim de bulunduğum çok sayıda insan meclise sevk etmek üzere “Türkiye Kyoto’yu imzala!” başlıklı bir dilekçe hareketi başlattı, internet üzerinden yürütüldü ve ben de uzun yıllardan beri objektif gözlemci olmaya çalışıyorum dünyadaki ve Türkiye’deki toplumsal hareketler hakkında. Doğrusu hepimizi biraz da sevinçli bir şaşkınlığa sevk eden bir şey oldu, 2 ay geçmeden bile 168 bin imza toplandı ve bunların içinde çok sayıda öğrenci, üniversite ve lise öğrencisi olduğunu, yani genç kuşağın bu konuya sahip çıkmakta olduğunu gördüm ve bu dilekçe Meclis’teki küresel ısınmayla ilgili komisyona da gönderildi. Fakat sonradan yine bir sonuç çıkmadı, yani Türkiye dünyadaki tek uluslararası bağlayıcı anlaşma olan Kyoto Protokolü’ne hâlâ taraf değil. Arada umut verici bir kaç şey de oldu, bunu Açık Radyo’da söyledik; Başbakan New York’a giderken Türkiye’nin de artık Kyoto’ya taraf olması zamanı geldiğini söylemişti fakat yine bir sonuç görmüyoruz.

HÖ:
Geçtiğimiz dönem TBMM’de bir küresel ısınma araştırma komisyonu oluşturuldu. Bu komisyon çalışmalarını bitirdi, tamamladı, raporunu yazdı ve TBMM Başkanlığı’na sundu, fakat araya cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili siyasi kriz girince ve Türkiye erken seçime gitmek zorunda kalınca bu rapor maalesef konuşulamadı, ele alınamadı ve bir karara bağlanamadı, TBMM diliyle ‘kadük’ oldu, düştü. Ancak buna benzer bir komisyon tekrar kuruldu, o rapor yeniden revize edildi, tamamlandı. Bu arada sizin de işaret ettiğiniz gibi Sayın Başbakan’ın bir önemli açıklaması oldu Eylül sonunda BM Genel Kurulu’nda Kyoto ile ilgili. “Biz Kyoto Protokolü’nü onaylamaya Türkiye olarak sıcak bakıyoruz ve bunu en üst düzeyde değerlendiriyoruz” şeklinde bir ifadesi vardı. Ben çok ümitliyim, bu değerlendirme sürecinin sonuna yaklaştığımızı düşünüyorum.

ÖM: Öyle mi? Bu çok önemli.

HÖ:
Öyle temenni ediyorum ve bekliyorum, benim beklentim o doğrultuda ki çok hızlı bir şekilde bu süreci tamamlayacağız. İnşallah kısa bir süre içinde de Kyoto Protokolü onaylanamak üzere TBMM’ye sevk edilecek. Biliyorsunuz oradaki hukuki süreç şöyle; bu bir uluslararası anlaşma olduğu için, uluslararası anlaşmaların TBMM tarafından kabul edilmesi gerekiyor ve bu anlaşmanın müzakere edilmek ve onaylanmak üzere TBMM’ye gönderilmesi gerekiyor. Bu süreci inşallah yakında tamamlayacağız diye bekliyorum, umudum bu doğrultuda. TBMM’nin onaylamasından sonra Kyoto Protokolü BM İklim Değişikliği Genel Sekreterliği’ne gönderiliyor. Orada 90 günlük bir bekleme süreci var, bu bekleme sürecinin sonunda Türkiye resmen Kyoto Protokolü’ne taraf olmuş olacak eğer bunu tamamlayabilirsek. Biliyorsunuz bunu hızlı bir şekilde yapmamızın pek çok değişik nedeni var; bir kere herşeyden önce Türkiye’nin bu konuda bir dünya ülkesi olarak önemli bir sorumluluğu var, bu sorumluluğunu yerine getirmesi gerekiyor. Ama onun dışında başka bazı siyasi ve pratik gerekçeler, de var, onlara işaret etmek isterim; bunlardan bir tanesi, bu yıl sonunda Aralık 2008’de Varşova’da İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nın toplanacak olması. Bu önemli bir konferans, çünkü tam şu arada içinde bulunduğumuz dönemde, Kyoto sonrası veya 2012 sonrası dönemde geçerli olacak yeni uluslararası anlaşmanın çerçevesini belirlemek üzere müzakereler yürütülüyor. Varşova toplantısı bu müzakerelerde çok önemli bir dönüm noktası ve bu müzakereler gelecek sene, 2009’da Aralık ayında Kopenhag’da toplanacak taraflar konferansında noktalanacak, 2012 sonrası iklim değişikliği rejiminin ne olacağı belirlenecek.

ÖM: Zaten 2012’de Kyoto yürürlükten kalkıyor.

HÖ:
Evet, 2013’den sonra yürürlüğe girecek rejim, gelecek sene Aralık ayında Kopenhag’da bağlanacak. Bu müzakerelere Türkiye’nin aktif bir şekilde katılması gerekiyor. Şu anda Türkiye Kyoto Protokolü’nü onaylamadığı için 2012 sonrası rejiminin müzakerelerine sadece bir izleyici olarak katılabiliyor, katkıda bulunabiliyor, bir söz sahibi değil.

ÖM: Bir de bu programa girmeden önce koridorda konuştuğumuz gibi, şu ana kadar Kyoto Protokolü’ne taraf olmayan, onu imzalayıp onaylama durumunda pozisyon almamış dünyadaki toplam 16 ülkeden biri durumunda Türkiye. Bu pozisyon belirtmeyen ülkeler listesine baktığınız zaman, insan hakikaten sıkılıyor; Afganistan, Irak ve Somali gibi ülkeler var.

HÖ:
Sırbistan var pozisyon belirtmeyen zannedersem.

ÖM: Sırbistan da çıkmış durumda.

HÖ:
Öyle mi? Kısa bir süre önce vardı o listede.

ÖM: Bunlara “failed state” diyoruz, bozuk devlet, Irak’ta, Afganistan’da zaten ya savaş ya iç savaş var, Somali’de de öyle maalesef ya da Vatikan gibi 821 kişiden oluşan yarım kilometrekarelik bir din devleti ya da Brunei Sultanlığı gibi mutlak bir sultanlık, ağır bir diktatörlük olan bir ülke var. Bu ülkelerin arasında Türkiye var. ABD var bir de bu listede kayda değer ülkelerden, o da pozisyon almış üstelik, yani “imzalamayacağım” diyor.

HÖ:
Kyoto Protokolü’nü kabul eden 178 ülke var, kabul etmeyen ülkeler iki taneydi Avustralya ve Amerika idi, ama Avustralya son seçimlerden sonra Kasım ayında onayladı.

ÖM: Yeni meclisin ilk uygulaması Kyoto Protokolü’nü onaylamak oldu.

HÖ:
Kabul edenler onaylamış, kabul etmeyenler diyor ki “ben kabul etmiyorum şu gerekçelerle”, gerekçeleri var.

ÖM: O da Amerika.

HÖ:
Evet. Bir de ne dediği bilinmeyen ülkeler var, yani “sen kabul ediyor musun?” diye soruyorlar “hayır ben kabul ediyorum diyemem” “peki karşı mısın?” “hayır ben karşıyım da diyemiyorum” diyor. Bu listede bulunması çok üzücü bir durum Türkiye’nin. Zaten sizin de dediğiniz gibi Türkiye’nin birarada olmaması gereken ülkelerin oluşturduğu, 15-16 ülkenin oluşturduğu bir grup. İnşallah Türkiye bu listeden çok kısa bir sürede çıkacak ve pozisyonunu belirtmiş olacak ve onaylayacak Kyoto Protokolü’nü.

ÖM: Bunu sizden duymaktan son derece mutlu olduk ve umutlandık.

HÖ:
Bir de işin bir kaç tarafı daha var, onlara da işaret etmek istiyorum. Herşeyden önce şunu vurgulayalım; küresel iklim değişikliğiyle mücadelelere katkıda bulunmak, önemli bir bölge ve dünya ülkesi olarak Türkiye’nin sorumluluğu. En önemli amaç bu, ama onun dışında bir iki şey daha var; Türkiye siyaseten bazı sıkıntılarla karşılaşabilir bu pozisyonu olmayan ülke durumunu devam ettirirse ve Kyoto dışında kalırsa. Bir tek büyük ülke olarakKyoto Protokolü’nü imzalamayan Amerika var, Amerika’da da Kasım ayında başkanlık seçimi yapılacak ve o seçimi kazanma şansı olan 3 tane aday kaldı bildiğiniz gibi, Obama, Clinton ve McCain. Bunların üçü de iklim değişikliğiyle mücadele çabalarına ve Kyoto Protokolü’ne çok sıcak bakıyorlar, McCain dahil. McCain cumhuriyetçi olmasına rağmen, Senato’da iklim değişikliğiyle ilgili bir çok önergeler verdi. Gerçi bunlar reddedildi, ama iklim değişikliğinin savunucusu. Dolayısıyla Kasım ayında yapılacak seçimlerden sonra işbaşına gelecek yeni Amerikan başkanı çok büyük olasılıkla 2009 başından itibaren iklim değişikliği mücadelesinde şu anda dünyada başı çeken AB ile bir eşgüdüm pozisyonuna gelecek. Dünyada Kyoto Protokolü’nün dışında kalmış tek kayda değer önemli ülke Türkiye olacak ve Türkiye siyasi açıdan sıkıntılı durumlarla karşı karşıya kalacak.

Bir de şu var, bunu hep söyledim; Türkiye bugün eğer Kyoto Protokolü’nü imzalarsa, Kyoto Protokolü’ne bir taraf ülke olarak girerse, karşısında BM’yi bulacak, BM’le yapacak bu müzakereleri.

ÖM: Zaten Kyoto BM Çerçeve Antlaşması’nın bir parçası.

HÖ:
Ama Türkiye bana göre bu yanlış pozisyonunu bir süre daha devam ettirirse, bir kaç sene daha devam ettirirse, bu kez karşısında AB’yi bulacak. Çünkü Türkiye AB’ye aday bir ülke ve Kyoto Protokolü AB müktesebatının bir parçası. AB, Türkiye’ye “sen aday üye olarak bizim müktesebatımızı kabul etmek ve adapte etmek zorundasın”diyor. Bu çerçevede Türkiye karşısında bir süre sonra AB’yi bulacak, o da hoş bir durum değil. Türkiye’nin Kyoto Protokolü’ne taraf olmaması hoş bir durum olmamanın ötesinde akıllıca bir şey olmayacak Türkiye için; çünkü Türkiye iklim değişikliği konusunda AB yerine BM ile bir müzakere sürecine girerse kendisi için çok daha uygun olacaktır diye düşünüyorum.

ÖM: Pratik olarak, siyasi olarak her açıdan önemli. Demin dediğiniz bir şey vardı, Türkiye’nin bu konuda bir sorumluluk duymak durumunda olduğunu söylediniz. Bu aynı zamanda etik bir kavramı da meydana getiriyor. Çevre Bakanlığı’nın son yaptığı 2007 için emisyon envanteri çalışmasından da görülüyor ki, Türkiye zaten emisyonları, yani karbondioksit ve diğer sera gazları salımı dünyada belki de en hızlı artan ülkelerden biri, belki de birincisi. Mutlak rakam olarak 312 milyon ton olduğu Çevre Bakanlığı’nın internet sitesinde belirtiliyor, onu da nüfusumuza –tam bir türlü sayılamıyor ama 70 desek- bölersek yaklaşık kişi başına 4.5 ton gibi oldukça yüksek bir rakam çıkıyor. Bir yandan çeşitli bürokratik çevrelerden “bizim endüstrimizi yok etmek istiyorlar” gibi bir takım teoriler dile getiriliyor. Buna karşılık Somali’ye ya da Tanzanya’ya bakarsanız onların sıfır emisyonu var, çünkü ne endüstrileri var ne birşeyleri var. Tğrkiye Amerika’nın ¼’üne kadar ulaşmış durumda, İngiltere’nin de yarısı benim hesap ettiğim kadarıyla kişi başına. Yani hiç az bir sorumluluğu yok Türkiye’nin bu açıdan, bence ciddi bir sorumluluğu var genç kuşak adına da. Ne diyorsunuz?

HÖ:
Doğru tabii katılıyorum, bir de sizin de söylediğiniz gibi, zaman zaman, Kyoto Protokolü ve iklim değişikliğiyle ilgili tartışmalara bence çarpık bir bakış açısıyla yaklaşılıyor. “Türkiye’nin Kyoto Protokolü’nü imzalamasını isteyenler Türkiye’nin sanayileşmesini ve iktisadi kalkınmasını yok etmek istiyorlar” diye bir görüş var. Tabii bu tamamen gerçek dışı bir görüş, Kyoto Protokolü’nün ve onunla ilgili tartışmaların çerçevesine yanlış bakıştan kaynaklanıyor. Türkiye hiçbir koşul altında iktisadi gelişmesini, kalkınmasını, sanayileşmesini feda etmek durumunda değil. Daha temiz, daha düşük karbon salan bir ekonomiyle Türkiye’nin enerji verimliliği daha yüksek bir sanayileşmeye gitmesi aynı zamanda kendi çıkarına diye düşünüyorum. Türkiye elbette iktisadi gelişmesini, sanayileşmesini feda etmeyecektir. Bazı kişiler bu iklim değişikliği tartışmalarına fabrika bacalarına filtre takılması düzeyinde bakıyorlar veya bu mümkün değilse fabrikaların kapatılması. Böyle bir şey yok, bu söz konusu değil. İklim değişikliği ve Kyoto Protokolü çalışmalarının içine Türkiye’nin aktif olarak katılması, Türkiye’nin sanayide enerjiyi çok daha verimli bir şekilde kullanmasının yolunu açacaktır.

ÖM: Çok önemli bir nokta bu.

HÖ:
Çok daha temiz ve modern sanayilerin Türkiye’de daha ağırlıklı olarak yer almaya başlamasının yolunu açacaktır, ama Türkiye’nin kalkınmasının, sanayileşmesinin yolunu kapatmayacaktır, böyle bir şey söz konusu değil.

ÖM: Yani alternatif enerji senaryoları, iklimi de stabilize edecek alternatif enerji senaryoları artık çok etraflıca konuşuluyor ve pek çok da yeni araştırmayı okumaktayız. Bir kısmını da dinleyicilerimizle paylaşma fırsatımız oldu, dünyanın en saygın, bir kaç hakemli dergilerinde yayımlanan araştırmalar ve kitaplar bunlar. Mesela son olarak da, ABD’nin güney batısında, Nevada Çölü’nün küçük bir bölümünde, eğer doğru bir enerji sistemi şebekesi de kurulursa güneş enerjisinin, bütün Amerika’nın elektrik ihtiyacını karşılayabileceğini yazdı Hansen ki dünyada en büyük elektrik tüketen ülke Amerika şüphesiz. Dolayısıyla alternatif enerji ve sizin dediğiniz gibi enerji verimliliği, ikisi birden, bilinçli bir seçimle kullanılabilir. Bütün dünyayla beraber gitmeliyiz herhalde?

HÖ:
Bir de Kyoto’yu imzaladığı takdirde Türkiye’ye gelecek yükümlülükler ve onlarla bağlantılı maliyetler konusu var. Ona da biraz girebiliriz belki, ama ondan önce sizin işaret ettiğiniz güneş enerjisi konusuna değineyim. Zannediyorum dünyanın çok hızlı bir şekilde artan enerji ihtiyacını orta ve uzun vadede en güçlü bir şekilde karşılayacak kaynak, olaya gerçekçi bir şekilde baktığınız zaman, aynı zamanda sürdürülebilir kalkınma ihtiyacına da cevap verebilecek olan güneş enerjisidir diye düşünüyorum.

ÖM: Müthiş istihdam da yaratabileceği söyleniyor bunun.

HÖ:
Tabii, güneş enerjisinde dünya için müthiş bir potansiyel var. Herhalde tükenmez bir potansiyel de denilebilir buna. Bunun çevreyle uyumlu bir şekilde hem de sürdürülebilir kalkınma ihtiyacına cevap verebilecek şekilde temin edilmesi mümkün.

ÖM: Hiç su da kullanmıyor üstelik, o da çok önemli bir avantaj, yani su tüketmiyor büyük bir kuraklık problemi varken dünyada yükselen.

HÖ:
Evet. Ben o konuda çok iyimserim, önümüzdeki bir kaç 10 yıl içinde güneş enerjisi çok hızlı bir şekilde dünyanın en önemli enerji kaynağı haline gelecek diye düşünüyorum. Türkiye’de hem yatırımcılar için hem de yerel yöneticiler için bir fırsat diye düşünerek söylüyorum; güneş enerjisinin Türkiye koşullarında, Türkiye’nin iklim koşullarında en uygun olarak kullanılabileceği alanlardan bir tanesi de denizden tatlı su elde edilmesi ve bu tatlı suyun içme, kullanma suyu olarak kullanılması. Şu anda bilinen mevcut teknolojilerle, -ki bu teknolojilerin biraz önce söylediğim gibi önümüzdeki kısa ve orta dönemde çok ilerleyeceğini, çok gelişeceğini ve maliyetlerinin çok düşeceğini tahmin ediyorum-, Türkiye’de özellikle içme, kullanma suyu sıkıntısı çeken yerleşme merkezlerinde en akıllı ve rantabl işlerden bir tanesinin güneş enerjisini kullanarak deniz suyunun ‘desalinasyon’ yöntemiyle içme, kullanma suyu haline getirilmesi.

ÖM: Fosil yakıtla değil yani.

HE:
Fosil yakıtla değil, güneş enerjisiyle.

ÖM: Çok ilginç.

HE:
Bu hem ekonomik hem de çevreye çok uyumlu bir yatırım. Güneş enerjisi Türkiye’nin pek çok kıyı şeridinde ekonomik bir şekilde elektrik enerjisine çevrilerek ve bu elektrik enerjisi deniz suyunun içme, kullanma suyu haline getirilmesinde kullanılarak tüketicilere sunulabilir. Burada çok büyük fırsatlar var diye düşünüyorum.

ÖM: Bir de demin sözünü ettiğiniz bu garip hesaplar çıkıyor karşımıza; “Türkiye Kyoto Protokolü’ne taraf olursa bunun Türkiye’nin kalkınmasına maliyeti çok yüksek olur” gibi DPT dahil bazı yerlerden açıklamalar geliyor. Radyo’da bunu tereddütle karşıladığımızı, kaynağını bulamadığımızı söylemiştik.

HÖ:
“Türkiye Kyoto Protokolü’nü imzalarsa bunun maliyeti 10 milyonlarca doları bulacaktır” diye açıklamalar yapıldı defalarca Türkiye’de değişik resmi yetkililerin ağzından. Bu rakam zaman zaman Türkiye’nin GSMH’sinin %10’udur mertebesine kadar çıktı. Bu GSMH’si bir ara 200 milyar dolardı Türkiye’nin, yani 20 milyar dolar. Bugün GSMH 600 küsur, 660 milyar dolar civarında, demek ki 60-70 milyar dolar gibi ifadeler var. Ben bunları biraz araştırdım, bu hesapların neye dayandığını öğrenmeye, bulmaya çalıştım. Gördüm ki bunların arkasında maalesef hiçbir ciddi hesap yok, tamamen afaki, ayağı yere basmayan genel ifadeler bunlar.

ÖM: Ama bunlara itibar edildi, bakanlar tarafından vs. Yazık yani.

HÖ:
Maalesef bunlar hiçbir ciddi araştırmaya dayanmıyor.

ÖM: Bu çok önemli.

HÖ:
Gayet tabii bazı maliyetler söz konusu olabilir, ama bu tip işlerde tek başına maliyet analizi yapılmaz, maliyet ve fayda analizi beraber yapılır. “Bu işin maliyeti şu kadardır, bunun getireceği fayda bu kadardır” diye. Kyoto Protokolü’nü imzalamanın Türkiye’ye getireceği faydalar da bugüne kadar ciddi bir şekilde hesaplanmış ve mukayeseli bir şekilde kamuoyuna sunulmuş değil, bu tarafı da yok.

Bir başka husus da şu; biliyorsunuz Kyoto Protokolü 2008-2012 dönemi için geçerli ve bu dönem için Kyoto Protokolü şu anda 170 küsur ülke tarafından imzalanmış ve yürürlükte bir anlaşma var. Türkiye buraya katıldığında, Kyoto’yu imzaladığında, TBMM’den onaylandığında, Türkiye başlangıçta bir karbon emisyon yükümlülüğü almak zorunda değil, çünkü anlaşmaya sonradan katılan taraf. Bugün mesela AB üyesi olmasına rağmen Kıbrıs, Malta gibi ülkeler de bu durumda, başlangıçta bir karbon emisyon yükümlülüğü almak zorunluluğunda değiller, fakat 2012 sonrası için, 2013’te başlayacak dönem için alacağı yükümlülüklerin tarif edildiği o müzakere ortamlarına aktif bir taraf olarak katılma şansını elde edecek ve bu müzakerelerde önümüzdeki dönemde alacağı yükümlülüklerle ilgili bir müzakere ortamı, söz söyleme fırsatı bulacak. Eğer Kyoto Protokolü’nü onaylamayıp bu müzakerelere katılamazsa, muhtemelen Türkiye’ye dışarıdan empoze edilecek yükümlülükler daha ağır olacak.

ÖM: Çok önemli ve keyifli bir sohbet gerçekleştirdik, bitirmek zorundayız maalesef. Dünyanın ve Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri olan küresel iklim değişikliği politikaları konusunda umutlu olmamızı sağlayacak bazı şeyler söylediniz. Çok teşekkür ederiz, sizi her zaman ağırlamak, misafir etmek isteriz.

HÖ:
Ben de bu fırsatı verdiğiniz için çok memnun oldum, zevkle katıldım. İnşallah bu sohbetleri önümüzdeki dönemde de tekrar sürdürmek fırsatımız olur.
YorumlarYorum Sayısı: Henüz hiç yorum yapılmamışBütün yorumları forumda okuyun!
Bütün yorumları forumda okuyun!
Takvim
<<Haziran 2011>>
Pzt Sal Çar Per Cum Cmt Paz
    1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29 30      
Haber Bölümleri
Haber Kategorileri
Yayınlanan haberlere günlük olarak yukarıdaki takvimden, haberlerin kategorilerine ise aşağıdaki listeden ulaşabilirsiniz.