Bir sivil toplum kuruluşu, öncü rol üstlenmeye, Türkiye'deki eski püskü anlayışları değiştirip dünyada geçerli olan standartlarda bir dönüşümü gerçekleştirmeye başladığında, önüne hız kesici bariyerler dikiliyor. Bu öyle basit bir kıskançlık meselesi filan değil, dünyayı 'onlar ve biz' diye görmekten bıkmayan, bir ulusun en basit tanımının ortak kader birlikteliği olduğunu anlamayanların icraatları aslında.
Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, yani kısaca bilinen adıyla Tarih Vakfı, yıllardır enerjisinin önemli bir bölümünü Darphane-i Amire binaları için Kültür Bakanlığı ile mücadele etmeye harcıyor. Belli ki Tarih Vakfı'nın faaliyetlerini kendi dünya görüşleri için tehlikeli bulan Ankara bürokratları ve her tür devletli-devletçi erkan inat ve ısrarla Darphane binalarını kör düğüme çevirmek için uğraşıyor.
Geçen Salı günü Zaman gazetesi, meseleyi birinci sayfasında kocaman bir resimle yine gündeme getirdi. "Tarih Vakfı'na ağır suçlama" başlığını taşıyan haber Topkapı Sarayı'nın yeni müdürü Prof. İlber Ortaylı'dan görüş alınarak hazırlanmış. Ortaylı'nın yıllardır yazılarında belirttiği görüşü belli. Tarih Vakfı'nın Darphane binalarını restore edemediğini, Kültür Bakanlığı'na da iade etmediği için çürümeye terk ettiğini söylüyor. Ortaylı, Darphane binalarının Topkapı Sarayı'nın yeni sergileme mekânları olmasını istiyor... O gün Vakfın Genel Müdürü Orhan Silier'in tüm basına yolladığı açıklamanın bir bölümü Çarşamba günü Zaman gazetesinde yayımlandı. Orhan Silier, İstanbul Müzesi yapmak için 49 yıllığına kiraladıkları Darphane'nin restorasyonunun nasıl bizzat Kültür Bakanlığı tarafından davalar, kurul kararları ve bir türlü verilmeyen izinlerle engellendiğini anlatıyor. "14 yıllık çalışmalarıyla kendini kanıtlamış bir sivil toplum kuruluşu engellenmeyi değil, takdir edilmeyi hak etmiştir" diyen Silier'e, sadece on yıllık bir süreç için hafıza tazeleyen birisinin hak vermemesi mümkün değil.
Bizzat görmüştüm
1995 yılında Darphane-i Amire binalarını devralan Tarih Vakfı, o mezbelelikte bir basın toplantısı düzenlemişti. Neredeyse 30 yıldır tek bir çivi çakılmamış, terk edilmiş binaları ben de gezmiştim o zaman. Bir kamyon enkazının motor boşluğunda yetişen ağacı, bir kuşun konmasıyla çatısından parçalar düşen binayı o geziye katılan gazetecilerin hepsi hatırlıyordur sanırım. Şimdi o çürük çatılı bina Darphane'de kafe ve okuma salonu olarak kullanılıyor... 1996'da (yani bir yıl sonra) Habitat Zirvesi sırasında açılan "Dünya Kenti İstanbul" ile "Anadolu'da Konut ve Yerleşme" sergilerini de çok iyi hatırlıyorum. Bu sergileri o zaman herkes pek bir beğenmişti, çünkü müthiş bir bilgi birikiminin yalın, etkileyici bir yöntemle ve sağlam bir görsellikle aktarıldığı, çağdaş sergileme biçiminin en iyi örneklerinden biri karşımızdaydı. Üstelik bu sergileme biçimi, günümüz müzeciliğinin de önemli bir ögesi olduğu için içimize serin sular serpilmiş, hevesle İstanbul Müzesi'nin açılışını beklemeye başlamıştık. Derken sergi düzenlemeleri sırasında binalara zarar verildiği gerekçesiyle Tarih Vakfı aleyhinde Kültür Bakanlığı tarafından açılan davalar binayı olduğu yere çiviledi. İlk mahkeme kararı aleyhinde temyize başvuran Vakıf, Yargıtay kararıyla aklandı. Binalar hâlâ Tarih Vakfı'nda ama ne çare, Kültür Bakanlığı işbirliği yapmadığı sürece binalar olduğu gibi bekliyor. Tabii bu haliyle de işe yarıyor, Bach Günleri, Bienal Sergileri, Irak Dünya Mahkemesi toplantıları, tiyatro performansları, açık oturumlar gibi etkinlikleri ağırlıyor. 10 yılda 532 sanat etkinliği gerçekleştirilmiş Darphane-i Amire binalarında. İyi de hani burası İstanbul Müzesi olacaktı, eski İstanbul'un kalbinde çağdaş bir müze kurulacak, bunun prestiji ve tabii ki geliri Tarih Vakfı için bir sıçrama olacaktı? Tarih Vakfı, Darphane'de salt bir kültür işletmecisi durumuna düşürüldü. Araştırma ve eğitim amaçlı kurum kendi işlevini yerine getirmekte güçlük çeker hale girmeye başladı. Yıllarca çok nitelikli yüzlerce kitap ve iki iyi dergi (Toplumsal Tarih ve İstanbul) ve ansiklopediler (İstanbul'un bir eşi daha yok), yayımlayan, sözlü tarih çalışmaları (Tarihe Bin Tanık), arşiv çalışmalarıyla (6-7 Eylül sergisi ve kitabı) hep beğeni toplayan bir kurum oldu Vakıf. Çünkü hep çok iyi bir insan kaynağını harekete geçirdi. Kutsal devletçi ve Osmanlıcı olmadan, demokrat, halkçı, eşitlikçi ve meraklı olarak da tarihe sahip çıkılabileceğine inanan insanların desteğiyle kuruldu gelişti. Fakat Tarih Vakfı, yıllardır sanki tüm enerjisini bu binaları korumak için harcıyor.
Aynı kişiler
En önemli atılım projesi engellenen kurum, uzun süredir eskisi kadar aktif ve enerjik değil. Gittikçe içine kapanıyor, maddi problemlerle boğuşurken basınla, kitap okuyucusuyla, sergi gezenle olan bağlarını ve eski reflekslerini yitiriyor, çevresini umursamaz, soğuk bir akademik tutuculuk egemen tavır halini almaya başlıyor. Üstelik de Vakıf Yönetimi'nin tüm çabalarına rağmen durum böyle. Belli ki Tarih Vakfı'nın da stratejik hataları olmuş ve bunu düzeltmenin yollarını arıyorlar. Ama bu arayış sırasında AKP hükümetinden ve onun Kültür Bakanlığı'ndan hiçbir destek göremeyecekleri ortada, hatta işin kötüsü bir yandan da bu cenahtan gelecek yeni taarruzlara karşı uyanık olmaları gerekiyor.
Bu sadece Tarih Vakfı aleyhine bir tutum değil. İşi kültür işletmeciliği olan, hiç tartışmasız İstanbul'un yüzünü değiştiren İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı da benzer bir darbe yemişti. En büyük atılım projesi olan İstanbul Kültür ve Kongre Merkezi, DSP'li Kültür Bakanı İstemihan Talay'ın döneminde, benzer usül meseleleri yaratılarak Vakfın elinden alındı. İKSV için sis lambalarıyla ilerlediği, yolda şoför değiştirdiği zor bir dönem oldu bu. İKSV'den 'otoparkı büyütmüşler' diye alınan Kültür Merkezi yıllardır ne durumda? Tabii ki Ayazağa'da, kimsenin bilmediği askeri, ormanlık bir alanın ortasında terk edilmiş devasa bir inşaat olarak beklemekte.
Uluslararası konser ve sergi trafiğinin sürekli duraklarından biri olacak Kültür Merkezi'ni İKSV'nin elinden alarak onun itibarını ve maddi kaynaklarını daha da artırmasını engelledik diye kimler birbirini tebrik etmiştir bilemiyorum. Ama Tarih Vakfı için de aynı kişilerin aynı faaliyetler içinde olduğu ortada. Tarihi yarımadada kaç külliyenin, hanın, hamamın hangi kurum ve kuruluşlar tarafından nasıl kullanıldığı sorusunu hiç sormayalım. Çünkü sessizce bu binalarda oturan, kimsenin umursamadığı faaliyetlerini sürdüren 'tercihen' muhafazakâr bu kurumların hepsinin rahatının yerinde olduğuna eminim. Tarih Vakfı ve benzerlerinin gözönünde kalarak bu huzuru asla bulamayacakları ise kesin.






