
VROOM (Vehicles of Registration and Omniscient Observational Mechanics) atölye çalışması, 21-24 Eylül tarihleri arasında farklı disiplinlerden bir çok araştırmacının kent üzerine yaptıkları çalışmaların sunulduğu ve tartışıldığı İstanbul Fragmented ‘05 kapsamında gerçekleşti.
Yürütücülüğünü Otto von Busch, Klas Ruin ve Evren Uzer’in yaptığı çalışmanın çıkış noktasını, kentin bütününe bakıldığında gözden kaçabilen, ancak farklı kent parçalarında ve tamamen farklı yöntemlerle okumalar yapıldığında fark edilebilen bilgileri elde etmek, bunları kaydetmek, değiştirmek ya da gözlemlenen durumlara müdahale etmek üzere tasarlanan araçlar oluşturdu.
Bu araçlar, çeşitli ülkelerden davet edilen sanatçı, mimar, akademisyen ve öğrenciler tarafından tasarlandı ve yaşamakta oldukları kentlerde üretilerek İstanbul’a getirildi. Her grup İstanbul’da, yaşadıkları şehirde yapmış oldukları okumaların benzerlerini gerçekleştirdiler.
Yapılan çalışmalar sırasında, amaç, bir araç üzerinden yapılan kentsel okumaları belgelemek olduğu kadar, tasarlanan araçların deneyimledikleri kentsel durumları kaydetmekti.
Atölye çalışmasıyla ilgili ilk sunumların yapılmasının ardından, her grup tasarlamış oldukları araçlarla kentin spesifik bir sorunsalı üzerine araştırmalar yapmak üzere farklı bölgeler aramaya ve seçtikleri bölgelerde çalışmaya başladılar.

Auckland Teknoloji Üniversitesi (AUT) öğretim görevlisi James Charlton ve Sam Morrisson’dan oluşan ilk grup, kentin bir çok yerinde, yerel yönetimin anlaşılır gerekçeler belirtmeden oluşturduğu engellere rağmen, gözlemlerini gerçekleştirdiler. Çalışmalarının sonucunda, helyum dolu bir balona yerleştirilmiş kamera aracılığıyla farklı yüksekliklerden elde ettikleri görüntüleri, eş zamanlı olarak üç boyutlu bir veriye dönüştürdüler. Bu dönüşüm, video görüntülerinin, etkileşimli 3D modelin dış yüzeyini oluşturan bir doku olarak kabul edilmesiyle ortaya çıkarıldı.
Çalışmalarını San Francisco’da sürdüren Marisa Jahn ve Steve Shada’nın çalışmaları “Crumb Meridian” futbol sahalarına çizgi çekmek üzere tasarlanan araçtan yola çıkıp, yolda ilerledikçe arkasında ekmek kırıntılarından bir şerit bırakan bir araca ulaştıkları tasarımlarıyla gerçekleşti.
Sanatçıların çalışmalarındaki amaç, farklı kentlerdeki benzerlikleri ve farklılıkları, insan ölçeğindeki örnekler aracılığı ile gözlemlemek ve belgelemek. Bunu yaparken, her coğrafyada hoşgörü ve paylaşım gibi ortak değerleri ve benzerlikleri öne çıkarmak.
Daha önce Hartford kentinde yaptıkları çalışmalarını, grup üyelerinden Marisa Jahn, İstanbul’da tekrarladı. Daha sonra kentte bıraktığı izler üzerinden yapılan gözlemler, önceki sonuçlar ile karşılaştırıldı.
Helen Evans ve Heiko Jansen’den oluşan, HEHE ise, Paris’in merkezinde yer alan ve 1934’ten beri kullanılmayan bir ray sistemi olan “Petite Ceinture” için tasarlamış oldukları “Train” projeleri ile atölye çalışmasına katıldılar. Bireylerin hayatını en çok etkileyen kavramlardan biri olan trafik ve ulaşım araçlarının kent içindeki hareketi ve kente yaptıkları etki üzerine düşünen sanatçılar, alternatif çözümlerin üretilebileceğine ve sanatın aynı zamanda fonksiyonel olabileceğine inanıyorlar. Deneysel bir yerleştirme çalışması olan “train” ile varolan trafik sistemini ve araçlarını sorgulatmayı amaçlıyorlar.
Heiko Hansen, Vroom atölye çalışması sırasında, İstiklal Caddesi üzerinde bulunan tramvay raylarında çalıştı. Görsel olarak “uçan halı”ya gönderme yapan araç ilk bakışta naif ve eğlenceli bir fikir gibi algılanıyor ancak sorgulatmayı amaçladığı kavramların algılanması daha sonra gerçekleşiyor.
Kentteki ulaşımla ilgili diğer bir çalışma da, Stokholm kökenli Milo Laven, Linus Elmes ve Elin Strand tarafından, “urbansectioning – obligatorypasspoint” başlığı altında gerçekleşti. Varolan bir harita üzerinde bir noktadan başlayıp, pusula yardımıyla tek bir yönde ilerleyen deney öznesi, kentte karşılaştıkları engellere göre yollarını değiştirmek zorunda kaldı ve grup üyeleri, izlenen bu yeni rotaya göre başka bir kent haritası oluşturdular. Bu şekilde kentin direncini ölçerken, bu yolculuğu gerçekleştiren kişinin üzerinde taşıdığı araç ile, vücudu ile ilgili nabız, kan basıncı, solunum hızı, ortaya çıkardığı karbondioksit gibi verileri ve çevredeki nem, sıcaklık, rüzgar hızı, manyetik alanlar, aydınlatma ve tüm görsel verileri ölçtüler. Kentteki gözle görülen yada görülmeyen engeller ve insan vücudunun bu engellere verdiği tepkiler sanatçılar tarafından kamera aracılığıyla kaydedildi ve çalışmanın sonunda Stokholm ve İstanbul’da elde ettikleri sonuçlar karşılaştırıldı.
“Disarm” projesi, Lize Mogel tarafından İTÜ Taşkışla kampüsünde ve Maçka’da trafiğin içinde yer alan bir adanın üzerinde uygulandı. Başlangıçta yalnızca bir bavul gibi gözüken araç, bu bavulun açılmasıyla oluşuyor. Açılan bavulun içinden, şişme oturma birimleri, sanatçının önlüğü, kahve pişirmek için gerekli ekipman ve servis araçları çıkıyor. Kentin herhangi bir noktasında konumlandırılabilen bu araç ile sanatçı çevredekilere kahve ve sohbet öneriyor ve 50 metre çapındaki bir alana kablosuz internet sağlıyor. Tek bir bavul aracılığıyla sağlanan bütün bu olanaklarla, yeni bir sosyal odak noktası oluşturmayı hedefliyor.
Kahve geleneğinden de yararlanarak yaratılan bu aracısız sohbet ortamının, bavulun bir terör simgesi haline geldiği günümüzde, barışçıl bir ortam için kışkırtıcı olabileceğine inanıyor.
Son olarak, Malmö Üniversitesi Sanat, Kültür ve İletişim bölümünde çalışmalarını sürdüren Marcus Hannerstig, Ossian Sunesson ve David Cuartielles, SMEE adlı araçlarıyla İstanbul’da çalıştılar. Çocukların at diye bindikleri deynek şeklindeki oyuncak ve motorsiklet arasında bir görünüşe sahip olan “SMEE (Semi-Motorcycle Experience Enhancer)“ sürücüsüyle birlikte hareket edip, yol üzerinde deneyimlediklerini ses olarak sürücüye aktarıyor. Ayrıca deneyimlerini üzerinde bulunan bir çok alıcı ile, dijital olarak kaydediyor. bu çalışmanın sonucunda, aracın da kullanıcı kadar –belki de daha fazla- etkiye maruz kaldığını ve bu etkilere karşı bir takım tepkiler oluşturduğunu gözlemliyorlar. Ayrıca yolculuk sırasında fark edilmeyen bir çok unsur, elde edilen kayıtlar aracılığyla okunabiliyor.
23 Eylül tarihinde, İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde yürütücü, sanatçı ve öğrencilerin katılımıyla, yapılan çalışmaların sunumu gerçekleşti. Atölye çalışmasının sonunda, her grup projeleri ile ilgili, İstanbul deneyimini de içeren birer poster hazırladı. Katılımcıların hazırladıkları video çalışmaları ve posterler yine Mimarlık Fakültesi 102 Nolu sergi salonunda Kasım ayına kadar görülebilir.






